101. yazı: Gelecek geldi de geçmiş gitti mi?

Dönem dönümlerine önem atfetmeyi sevegelmişizdir. Örneğin, evliliklerin yirmi beşinci yıllarını gümüş ellincileri de altın yıl sayarız. İşte, cumhuriyetimizin 100. Şeref Yıldönümünü idrak etmekteyiz.

Bunlar gibi, bu sitede yayımlanmış yazı sayısı 100 tamam olur da 101. yazıya dönüm kutlaması olarak hak doğmaz mı?

Notlamaksızın geçilmeye; güzel Türkçemizde “yazı” sözcüğü, yayılış, yaygı, mevsim anlamında yaz, yere serilen bez şilte anlamındaki yazgı gibi sözcüklerle benzeş ve olasılıkla kökdeşdir. Bir adım ötesinde de yüz kadar kasın hareketledirdiği çehremizin alın bölgesindeki çizgileri andırır kırışıklara kaderimizin yazılı olduğuna inanırız.

İşte bu nedenlerle, işbu yazı da geçmişe dair bir kader irdelemesi olmaya hak kazanır.

Gerçi, yakın ileride yayımlanacak “Hangi Tarih?” başlıklı yazımızda ve bazı sonrakilerde değinileceği üzere, ölçülebilemez olan her konu özneldir. Yani, algılaması ve değerlendirmesi kişiden kişiye değişebilir.

İkincileyin, bu yazımızın yegâne dayanağı anılardır. Bunlardan sebep, bu yazı içtenlikli olsa bile tarih, hukuk, ekonomi, teoloji ve diğer tüm öznel (eski deyimle lafzi, yeni deyimle sözel) bilgi silsileleri benzeri, asla sonsuz güvenilir nitelikte değildir.

Konumuzun içerdiği zaman dilimi Çanakkale’de başlar. ODTÜ’den geçici görevlendirme ile Çanakkale 18 Mart Üniversitesi ÇOMÜ Fizik Bölümü’nde görevliyim. Doktora konumun Katı Hal Fiziği içerikli olması nedeniyle 3. Sınıf koduyla açılmış Katı Hal Fiziği dersimin henüz ilk dakikalarında boyumun ölçüsünü alıp biçip kafama dank ettiler. Sınıf öğrencileri arasında Galileo denklemini, Newton Yasaları’nı bilen yok! Hangi Katı Hal yahut Yoğuşuk Madde Fiziği’ni belleteceksin?

F=ma denklemindeki F’nin İngilizce “force” sözcüğünden, m’nin “mass” sözcüğünden ve a’nın da “acceleration” sözcüğünden geldiğini, onların ilk harfleri olduğunu söylediğimde üç dört öğrencinin ağladığını anımsarım. “—Bize bunları neden kimse söylemedi hocam!?”

Türkçe fizik kitabı mı? Hak getire!

Tabii ki başladık, “Taşı serbest bırakırsan, düşer. İlk hızı sıfır ise, şu kadar metreden şu kadar saniyede düşer. Çünkü…”

Hoştur; Çanakkale’de boğaz dediğin Anadolu yakasında 70 kilometre, Rumeli yakasında 70 kilometredir. Onca da koy!

Altımda siyah üstüne beyaz “Hizmete Mahsus” boyalı, özel şoförlü araba, o koy senin bu vadi benim tozu dumana katmaktayım. Ne de olsa rektör de ODTÜ Fizik Bölümü’nden geçici görevlendirme ile gelmiş.

Terzioğlu Yerleşkesi’nde denize nazır bir odaya da yerleşmişim ki, keyfler keka! Tek sorun şu; yapacak fazla iş yok! İskelenin en uç köşesine oturup el parmaklarımın arasında zamanın geçişini izlemek saatler sürer. Bir de ton balığı indiren gemileri. Hani efkârını rakıda söndürmeye çalışan bedbahtlar misali, kendimi bilgisayar başında boğmaktayım adeta.

Yine bizden Akif Esendemir, bu fakirden az önce oralarda imiş ve ÇOMÜ’ye fiber internet kablo döşenmesine vesile olmuş imiş. O kadar ki, henüz parmağını klavyeden kaldıramadan sayfa açılıveriyor ki, öylesinden ODTÜ bile mahrum, o zamanlar.

Evveliyatta, borsada hissi kablel vuku işlem yapmışlığım ve ciddi paralar kazanmışlığım vaki idi ama artık, o internet olanakları sayesinde hedef büyütmek gayet mümkün idi. Böyle de oldu.

O zamanlar hayli ünlü Metastock adlı programa ancak gün sonlarında veri indirip analiz yapmak ancak akşam ve gece saatlerinde mümkün olur idi. Günlük izleme ise, aracı kurum seans odasında değilseniz ancak TRT teleteks Boğaziçi yayınlarından mümkün idi. Bir de her sabah radyo ve televizyondan “hayırlı günler” dileyen bir bankanın borsa haberleri izlenir idi çoğunluk.

Bir ara o bankanın adını internet arama motoruna girince “pop up” kutusunun altındaki notta gördüm ki, veri ve haberleri Boğaziçi Yayınları’ndan alınmakta idi.

Az sonra da Boğaziçi Yayınları’nın Matriks adlı bir program geliştirmekte olduğu ve onu pazarlamak amacıyla Plato Data’nın gayet hoş bir platform oluşturduğuna vakıf oldum ve hemen akabinde Cagtun rumuzuyla üye oldum.

Hotmail de henüz tezahür etmiş idi. Halen kullanmakta olduğum ODTÜ’lü adresin yanına Hotmail’den de hesap adresi hoş giderdi doğrusu. Üstelik, “messenger”ı da vardı.

Bir başka hoşluk da ODTÜ’den “ekonofizik” konulu emaillerin gelişi idi. Çanakkale’de iken hiçbirini açmadım, belki bir ikisini açtıysam da hiç umursamamışımdır. Ekonominin fiziği mi olurmuş?!

Artık, gece yarılarına dek odamdan çıkmaz olmuştum. Koskoca yerleşkede bir benim bir de güvenlikçilerin lambası yanar idi. Onların da merakını celp etmiş olmalı veya başka güvenlik elemanlarının talimatıyla bazı geceler gelip oda kapısını açıp kaçarlar idi. Oda kapısını açmaları, ne yaptığımı öğrenmek maksatlı olsa gerek; açtıktan sonra bir “merhaba” bir “kolay gelsin” demeksizin kaçıvermeleri de sürekli sırt çantası taşıyışımdan kaynaklı olsa gerek. İskele boyu esnaf ve balıkçıları arasındaki lakabım da “çantalı hoca” idi zaten. Benden saklı çantamı kurcalayan oldu mu bilmem ama silah taşıdığımı düşünürlerdi. Şimdilerde ben düşünüyorum da Çanakkale’deki her yaban gibi benim de evim falan tepeden tırnağa aranmış, incelenmiş ve ilgili makamlara rapor edilmiş olmalı.

Her neyse! İçtiğim süt çiğ değil ki, midemi ağrıtsın. Siyasi geçmişimi de kimden gizleyebilirdim? Hiç kimseden çekinecek hiçbir şeyim yoktu şükür.

Bütün onlara boş verip deliler gibi borsa öğrenmeye ve bu maksatla o zamanki adıyla IMKB’nin sitesinden ve Plato Data’nın platformundaki kullanıcıların yazdıklarından borsa hakkında bilgi edinmeye çalışır olmuştum. Temettü ile temerrüt deyimlerinin anlamlarını bile o sırada öğrendim. Keza, şirketlerin bağlı ortaklıkları, finansal duran varlıklarını falan da. Ufaktan ufaktan bilanço okuyup anlamaya bile başlamıştım ki, çok enteresan ve bir o kadar da dönemsel ve dönümsel ve hatta kadersel sayılabilecek şu sorular oluştu ve çabucak büyüdü anlağımda. Bana ne ki borsadan? Ne diye borsa öğrenecek mişim ki?

Bütün o soruların tek yanıtı vardı: Borsayı değil, borsada para (hem de çok para) kazanmayı öğrenmeliydim. Geri kalan her şeye boş verdim!

Borsa hakkındaki bilgim halen de gayet sınırlıdır. Örneğin, Koç Holding’in veya Akkök Grubu’nun falan iştiraklerini sayamam, sermayelerini, fiyat kazanç oranlarını falan bilemem. Bilanço okumayalı yıllar oldu. BIST’ta kaç şirket mevcut, haberim yok. Ama Çanakkale’de iken hor gördüğüm bir deyiş şimdi düsturumdur: Herkes çürük yumurta alıyorsa sen de al! Yemeyeceksin elbet, yakında başkasına güzel bir kazançla satarsın.

O zamanlar çok kıymet verdiğim bir husus da fiyat grafikleri idi.

Çok geçmedi müthiş bir şeyin farkına vardım!

Bu keşfim o denli büyüktü ki, ateş bastı! İki üç gün eve girmedim. Poyrazda deli danalar gibi sahil boyu bir o yana bir bu yana koşar adım yürüdüm döndüm. Tamam artık! Büyük parayı bulmuştum! Hem de az buz değil, öyle büyük bir para ki…

Heyhat! İyi hoş da tarlayı sürüp eksem bile hasadı nasıl yapacaktım? Toplumsal siyasi geçmişimizde, Yeşil kod adlı (Ahmet Demir) Mahmut Yıldırım’ın internette mevcut bir ses kaydından işitmiştim; “—Paylaşmazsan, kustururuz…”

Çöktüm, ufaldım, ufalandım, karalara büründüm. Yeniden poyrazlara vurdum kendimi. Çıkmıyordu aklımdan Yeşil’in sözleri.

Hani derler ya, “–Kuyuya on kez düşmek sorun olmayabilir, on kez çıkmayı bilirsen!” işte bu hesap, günler geceler boyu kafa patlatıp Kartaca’lı Hannibal misali bir yol buldum veya yarattım. Aksi takdirde, borsa falan ile asla işim olmayacaktı.

Ama, işte Arşimet prensibi bir kez daha işime yaramıştı: Uzun bir çubuğum zaten vardı, bir dayanak noktası da buldum ve (hiç değilse kendime ait) dünyayı kaldırdım.

Artık Yeşil’i de vız gelirdi, her türlü fasonların her türlü rütbesindekiler de ahmak olduğunu anlayamayacak kadar geri hatta feri zekalı olanların ez cümlesi de tırıs giderdi.

Öyle oldu.

İşi büyütmeye daha doğrusu büyük iş yapmaya karar verdim.

Hotmail’de hesap açarken gerçek ad kullanma zorunluluğu yoktu. Aklıma Babaanne geldi, diyelim ki Barış Manço’nun şarkısından esinlenip. Bkz. https://www.google.com/search?q=bar%C4%B1%C5%9F+man%C3%A7o+s%C3%BCper+babaanne+%C5%9Fark%C4%B1s%C4%B1&hl=en&sxsrf=APwXEdf3pK28TOilfEWf_rwmrEI4z6x2Nw%3A1681045474760&ei=4rcyZM_2Lb6Exc8PmKSt2Ao&oq=Bar%C4%B1%C5%9F+Man%C3%A7o+super&gs_lcp=Cgxnd3Mtd2l6LXNlcnAQARgCMgYIABAWEB4yBggAEBYQHjIGCAAQFhAeMgYIABAWEB4yCQgAEBYQHhDxBDIGCAAQFhAeMgYIABAWEB4yBggAEBYQHjIGCAAQFhAeMgoIABAWEB4QDxAKOgUIABCiBDoLCC4QgAQQywEQ6gQ6CAgAEIAEEMsBOgsILhCABBDUAhDLAToOCC4QgAQQxwEQrwEQywE6CAguEIAEEMsBSgQIQRgAUABYnFRglnxoAnABeACAAZUDiAGOEJIBCDAuMTIuNC0xmAEAoAECoAEBwAEB&sclient=gws-wiz-serp

Soyad penceresine de aynısını yazdım, oldum Babaanne Babaanne. Bu adresle de Plato Data’nın platformuna üye olmuştum. Orada, Cagtun ile Babaanne’si arasındaki hayali diyaloglar ile borsa tahminleri yaptım bir süre. O platformda yazdıklarım o denli tutarlı idi ki, kısa sürede platform üyelerinin yarısı belki de fazlası takipçim olmuş idi. Hakkımda, “Bir spekülatörün yakınıdır.” diyen de oldu “Spekülatörün kendisi.” diyen de. İyi de nasıl oluyordu da acep hemen her yazdığım doğru çıkıyordu? “Biz küçük yatırımcıların ne düşündüğünü ne yapıp ne edeceğini öğrenmek için içimize ajan sokmuşlar.”a dek vardı o sözüm ona yorumlar.

İşe yaramadı da değil hani. O kendine küçük yatırımcı diyenlere, borsa ahkamı kesmenin manası yoktu. Para yönetmeyi onlara bırakmamak lüzum hasıl eder idi. Bunu anladım.

Giderek daha bir babaanneler gibi konuşmaya yani yazmaya başlamış idim. İnşallah, maaşallah iki satırda bir idi. Üstüne de, genellikle “messenger”de geceleri görüştüğüm ahbapların çokçası o görüşme penceresinde otomatikman beliren Babaanne Babaanne Hotmail adıma bakarak, benim gerçekten babaanne olduğumu sanırlar idiler.

Gazman rumuzlu bir ahbap, örgütlenmeyi önerdi bana, kimsenin kimseyi tanımadığı ama sadece rumuzların bilindiği “messenger” görüşmelerinin birinde. Her odada ancak beş kişi görüşebiliyordu ama biz her görüştüğümüz kişiye başka beş kişi bağlamıştık ve her satır arkadakine C/P ile aynen iletiliyordu yazdıklarımız. Demek ki, şirketleşme zamanı gelip çatmıştı bile.

Buna en hevesliler ile sıvadık kolları. Bunlar, torunlarım olacak idi; toruban yani. Bir de, ancak seçilmiş beş on kişiye yolladığım grafik de içeren PDF dosyaları alanlar vardı ki, onlara da taliban der idim, Afganistan’daki taliban örgütüne nispetle. Kimden ne korkacam? Askerlikteki kimi komutanlarım, kimi tertiplerim hiçbir zaman peşimi bırakmamışlardı ki? En azından onlar bilmez miydi bu fakirin ne menem bir şahıs olup olmadığını? Bilirlerdi elbet!

Ama, bir itiraf: Babaane (1 adet n harfi ile) adlı bir şahsın Hotmail yolundan Taliban kuryeliği yaptığı CIA tarafından tespit ve deşifre edildiği haberleri çıktığında yüreğim ağzıma gelmedi değil billahi.

Derken efendim, o benim PDF dosyalarını parayla satmaya başladım Plato Data platformu üstünden. Buna Plato Data’cılar ziyadesiyle kızdı elbet. Bu fakirin platform üyeliğini sonlandırmak için ne çabalar sarf etmediler, neler yapıp etmediler. Yine de boşunaydı. Çünkü, Messenger ve Hotmail abonelerimin sayısı hayli fazla idi. O zamanki parayla herbirini 100 milyon TL’den satmaya başladığım haftalık PDF dosyalarımın adı da gayet hoş idi; Babaanne’nin Kahve Falı.

O ara, şirketleşme fikri gayetiyle gelişip serpildi ve (o zaman için öyle düşünmekteydim) birbirini tanımayan torunlar arası telefon no alışverişleri yapıldı ve İstanbul Taksim’de Sütiş’te falanca Cumartesi günü filanca saatte buluşup tanışıp kaynaşmak üzere sözleşildi.

Saati geldiğinde telefonum çaldı. İspik; “Merhaba Babaanne! Alt kat akvaryumun yanındaki kel kafalı benim.” Kalktım baktım, akvaryum dibindeki masada tek ve arkası dönük olarak oturmuş kel kafalı bir şahıs gerçekten var. Demeye kalmadı, telefonum yine çaldı. Aykenza, “Babaanne, kapı dibindeki kel kafalı benim. Geleyim mi yanına?”

İşte o’ssaat anladım ki, bunlar buz gibi teşkilât! (İspik, Aykenza! Bak o zaman bile kandıramamışsınız Babaanne’yi! Heh heh!) Bu buluşma anı kulağıma küpe oldu. Bundan kelli, gayet temkinli atmalıydım adımlarımı.

Torubanla şirket kuruldu. Haftalık kahve falları, hemen her ay zamlanarak her hafta artan sayıda satıldı.

Babaanne’nin şu özsözü falların kapak sayfasında nakışlı idi; “Gelecek elbet gelecek! Lâkin kime ne getirecek, kimden ne götürecek?”

İlgi yasaların (henüz) olmayışından istifadeyle portföy yöneticiliği bile yapıldı. Taa, SPK tarafından yaptıklarımız keşfedilene dek. İstanbul’da bir gün, bizim oğlana, vitrinde görüp özendiği hayli pahalı bir oyuncağı satın almak için şirket bankamatik kartını kullanıp şirket hesabından bir defalık bile olsa para çekmişliğimi bile tespit etmişler.

Neyse, biz herşeyi lağvettik ve SPK ile sulh olduk. İş büyümeden yatıştı, kapandı kaldı.

Böylelikle, Çanakkale safahatı tamama erdi.

Babaanne falını en son, ben ODTÜ’ye döndükten sonra odama dek gelip elimi öperek basılısını ilk fiyatın tam 50 katına yani, elden aldığım o zamanki parayla 5 milyar TL’ye borsamızın anlı şanlı adı basın sütunlarından pek düşmeyen bir spekülatörüne satmışlığım ile birlikte nihayete erdirmiş oldum.

Şimdilerde ise nerede ise tamamen eminim; günümüzün gayet mühim bazı siyasileri de Çanakkale günlerinin takipçileri ve müşterileri arasında idi Babaanne’nin! Nereden mi çıkarıyorum. Babaanne ile (haydi ortak demeyeyim) benzeş üslup ve ifadelerinden. Misalen, Eyyy Taliban! Hazr’ol! Maşallaaah! Çabuk geçer inşallaaah!

ODTÜ’ye dönerken, borsa ile ilgilenmek için hiçbir nedenim yoktu artık. Ne için ilgilenseydim ki?

Para dediğin, elin kiri. Köpeğin tasına koysan yemez. Paraya köle olmamak lâzım. Ammmaaa, parayı kendine köle edersen, edebilirsen, işte o zaman zamanın tadı bir ballanır bir ballanır ki, hani o tenekeden deyimle “anlatılmaz, yaşanır” denmese bile “tatmayan bilemez” denilebilir pek âlâ!

Herşey gayetiyle iyi hoş iken, tuttum hala gelmekte olan o ekonofizik konulu email mesajlarından birini can sıkıntısıyla açtım ve okudum. Hay açmaz ve okumaz olaydım.

Bu mesajları gönderen, daha doğrusu “forward” eden yani yönlendiren bizim bölümün eski hocalarından biri. O zaman itibariyle, konu hakkında bine yakın makale ve onlarca kitap yazılmış ve basılmış. Neymiş efendim? Fiziğin özellikle de istatistiksel fiziğin ekonomiye ve özellikle de finans alanına uygulanışı iyi sonuçlar verebilir miymiş?

Verebilir tabii! Verdi de zaten! E biz ne yaptık ki, günler, haftalar, aylar hatta yıllar boyu Çanakkale’de?

Namık Kemal Pak hocanın odamda olduğu bir sabah, DOHOL satmam gerekiyordu. Çünkü, borsa ve dolayısıyla DOHOL fiyatı gevşeyecekti. İzin isteyip, açtım telefonu, aracı kurum elemanını aradım. DOHOL satışı verdim, fiyat değil lot üstünden. Hani, aktif satış.

Sonra da aracı kurum sitesini açıp DOHOL gün içi grafiğini Namık hocaya gösterdim ve “Bak, fiyat tam şu düzeye dek gevşeyecek şimdi.” dedim. Gösterdiğim düzey, günlük Bollinger bant ortası idi.

Bir iki çay içip, üç beş lâkırdının belini kırana dek 30-40 dakika geçti ve DOHOL tam da dediğim yere dek gerileyince Namık hocanın çehresi epeyi karıştı. Bilahare, Selçuk Bayın ve Şakir Erkoç hocalarla teşriki mesailer başladı. Ekonofizik herkes için yeni bir alan demekti ve orada pek çok bilimsel faaliyet yürütülebilirdi.

Asıl olarak, Şakir hocanın her türlü takdir ve teşekkürün üstündeki destek ve yardımıyla 21 sayfa kadar tutan bir makaleyi tamamlayabildim. Selçuk ve Namık hocaların da okuyup İngilizce düzeltmelerinden sonra Şakir hoca dedi ki, “—Biz bu tür ‘soft material’i Journal Of Modern Physics C’ye gönderiyoruz. Genellikle de basılıyor.”

Ben de öyle yaptım, oraya daha doğrusu Şakir hocanın email adresini verdiği dergi editörüne doğrudan yolladım.

Yattık kalktık, karşılık gelmedi. Bir hafta geçti, yine gelmedi. On gün kadar sonra Selçuk hoca, “Bir sor bakalım. On günde ‘aldık’ falan diye bir cevap gelirdi hiç olmazsa.” dedi.

Hemen yazıp sorduk ve üç beş dakika içinde editör Dietrich Stauffer’den DS imzalı bir karşılık geldi, size cevap vermiştim, ‘spam box’a bakın mealinde.

Anında, bu mesajın altına “Kusura bakmayın lütfen, email kullanmaya henüz başladım. Kararınızı lütfen yeniden yollayın. Teşekkür.”ün İngilizcesini yazıp gönder tuşunu tıkladım.

Selçuk hocayla göz göze idik. O bakışı nasıl unutabilirim ki? Stauffer’den gelen şu ikinci mesajı okuduktan sonrakini hele;

“I simply disliked your article.

DS”

İşte bu kırılma hattında Şakir hoca dedi ki, “—Arxiv’e yükle. Bakalım ne olacak?”

Makaleyi yükledim ve bir iki ay içinde en çok indirilmişler arasına girip tepelerde dolanır oldu.

Akabinde, Şakir hoca sihirli bir şey daha söyledi. “—Arxiv’deki durumu yaz Stauffer’e.”

Yazdım. Stauffer, makaleyi taslağı ve ham verisi ile birlikte yeniden ve bu kez zarflı pullu postayla yollamamı istedi. Birkaç düzeltme ve rötuşundan sonra makalem dört ay kadar sonra hakemli bir dergide basıldı.

“I simply disliked your article.

DS”

mesajından tam bir yıl sonra da Stauffer ODTÜ’ye geldi. Birlikte bir de makale yaptık.

Aynı günlerde, ekonomi ve fizikçilerin bir araya geleceği “Econophysic s Colloquium”dan davet aldım. Stauffer “—Canberra uzak. Aktarmalar için havaalanlarında saatlerce dikilemem.” dedi, gelmedi. Bu fakir için ise, tam bir dönüm noktası olmuştu o toplantı.

Avustralya Merkez Bankası başkanı ve kimi diğer ekonomi ve finans uzmanları ve sonradan Alman bankacılığında ve siyasetinde adları çok duyulan guruların kendi aralarındaki gayet yüksek sesle konuşmalarına kulak kabartan bu fakir ne işitse beğenirsiniz?

“Algorithm, algoritmic trading, high frequency trading” sözcüklerini ilk kez işiten hangi fani büyülenmez ki, bu fani ayrı düşsün? Ünlü Homeros betimlese, “Gül parmaklı Şafak Tanrıça”yı anmadan, Aeschylus betimlese konuşanları Olimpos Tanrıları ile akraba kılmadan bırakmazdı.

Olan bu fakire oldu sonunda erdi muradına, bu yazıyı okuyanlar çıksın kerevete. Gökten elmalar düşsün hepimizin başına…

Şimdi deyiverin hele; garibim, tatlı kahkahalar atmasın da ne yapsın?

Bir yanıt yazın