Bot

Dolaşıp duruyordu boş evde. Sabah gelmişti. Hemen şirkete telefon etmiş, şirketin yolladığı bir görevliyle birlikte geldikleri bu evde düşünüp duruyordu halen, kararsızdı. İyi mi yapmıştı yeniden gelmekle, yoksa ilk seferdeki gibi başarısız mı olacaktı sonuç?

Gıda alanında ülkenin en iyi mühendislerindendi. Yabancı dille eğitim yapan bir üniversiteyi hayli yüksek bir not ortalamasıyla bitirdikten sonra Japonya’ya gitmiş, deniz ürünleri konusundaki mastırını doktorasını orada yapmıştı. Hem mühendisti, hem doktora yapmıştı; hem İngilizce’yi iyi bilirdi hem Japonca’yı. Çanakkale’de de deniz ürünleri sanayi yeni yeni gelişiyordu. İşin erbabı, tam adamıydı özetle. Hayli yüksek bir transfer ücreti ve maaş teklifini kabul ederek gelmişti Çanakkale’ye. İlk seferdeki başarısızlığın temel nedeni ise mesleki değil, beşeriydi; insanlarla anlaşamamış genel ve derin bir uyumsuzlukla karşı karşıya kalmıştı.

Ünlü bir tarihçimizin de yeğeniydi. Bu iş teklifi de onun aracılığıyla gelmişti zaten, dayısı ile patron eski dost, askerlik arkadaşıydılar. Her şey uygundu, dikensiz gül bahçesi adeta. Ama “—Ah şu Çanakkaleliler biraz daha anlayışlı olsa.” Öyle derdi…

Yakın çevresine bakılırsa, hayli zeki, esprili, sportmen ve dolayısıyla sevecen ve hayli sevimli bir kişiydi. Uzak çevresi ise hiç olmadı, ne özel hayatında ne fabrikada. Kimseyle sohbet etmez, işin yapılması için canla başla uğraşır, bu uğurda insanlarla çatışmaktan, hatta kalplerini kırmaktan bile kaçınmazdı. “—Ben işimi tam yapıyorum, herkesten de aynını beklemek hakkım.” derdi. Ama kim dinleye, kim anlaya…

Hımm, bu kez ev daha büyük, daha ferah, daha teşkilatlıydı. Gömme dolaplar, mutfak takımları, üç oluklu perde kornişleri, saray gibi balkonlar. İki taraftan ayrı ayrı boğaz manzaralıydı. Şimdi görevliye istediği ev eşyalarını sipariş edecek, eşyalar gelip ev düzenlenene dek kentin en iyi otellerinden birinde kalacaktı. Belli ki, patron da almıştı dersini geçen seferden ve bu kez bu yetenekli mühendisi elinden kaçırmak istemiyordu. Bir dediğini iki etmeyecekti.

İlk hesaba göre en geç bir hafta içinde biterdi evi yerleştirme işi, ama mühendis bir buçuk aydan fazla kaldı otelde. Çünkü hep bir terslikler oldu, hemen hiçbir şeyin doğrusu gelmedi, düzenli yerleştirilmedi. Mutfağa, bir bulaşık makinesi ile bir soğutucu yerine iki bulaşık makinesi geldi örneğin. Salon için berjer koltuk sipariş edilmiş ama maroken gelmişti. Görevli, “—Sinirlenmeyin efendim, değiştiririz.” dedikçe, cinler tepesine çıkıyordu mühendisin. Marokenler gitti, yerlerine kanepe geldi, fazlalık bulaşık makinesi gitti, yerine ikinci çamaşır makinesi geldi ve bunlar gibi daha pek çok aksaklık ancak bir buçuk ayda düzeltilebildi ve mühendis yerleşti evine.

Fabrikadaki işler daha az sinir bozucu değildi. Tesis çok büyüktü, geleceğe ve ihracaata yönelik devasa yatırımlar yapılmış ve sürmekteydi. Buna karşın, çoğu çevre köylerden gelen erkek işçilere eldiven, bone taktırmak bile büyük mesele olmuştu. Hele, saç neyse de, bıyıkları kestirtmek, deveye dere atlatmaktan daha zordu. Çünkü ortada rekabet yoktu, işçi yoktu ki, içinden seçebilesin iyisini. Çanakkale ve çevresinde bulunabileceklerin tümü, yaklaşık üç yüz kişi, orada mevcut olanlardı. Kadınlar için de meslekiçi eğitim kursları açmak isteyince, “—Biz okumağa mı geldik buraya? Okuyacak olsaydık, biz de mühendis olurduk.” gibi pekçok itirazlar yükselmişti. “—İşimizi görelim, verin paramızı gidelim. Biz diploma neyim istemiyoz.” Tüm cahilliklerin ortak göstergelerinden olduğu üzere, herkes herşeyi biliyordu da, kimse kendi işini düzgünce yapmıyordu nedense. Dahası, bir de akıl veriyorlardı mühendise. “—Bana akıl vermeyin be! Kendinize saklayın. Sonra sizde kalmıyo…”

Oysa, balığından karidesine tüm malzeme standart boy ve ağırlıklarda olurdu, işlenme sıcaklık yahut soğukluk dereceleri de, konserve kutuları da öyle. Ambalajlar desen keza. Fabrikada sadece işçiler arasında standart yoktu ve bu da büyük sorun yaratıyordu. Kadını erkeği, ellerine aldıkları herhangi ince bir alet edavatı kırıyordu çoğunlukla, işgördükleri hassas elektronik makinelerin de çoğunu bozmuşlardı, hasarlıydı. Bütün bunlar fabrikada doğrudan doğruya mühendisin başsorumluluğundaki üretimin düşmesine yol açıyordu. Herkesin öğle yemeğinde farklı birşey yemek istemesinden ise, söz bile açmamalı; kimi kuru fasulye istediyse o gün misalen bir diğer kısmı nohut, bir diğer kısmı ise kıymalı patates istiyordu illa iri taneli etli yemek yapılacaksa. Yanında pilav prinç olmasındı bulgur olsundu, yahut tersi. Ya hoşaf? Yoğurt yahut cacık niçin yok? Masada da yemek yenmez ki, sofra kurulsun yere alışık olmayan için. Ekmek yerine de yufka konsun…

İşte böyle zamanlarda, Gelibolu taraflarına bakıp da “—Peki, sen nasıl başardın Gazi Paşa?” diye hayıflandığı çok olmuştur mühendisin…

En büyük kapılar, en çetrefil kilitler bile küçücük bir anahtarla açılabilir. Bunu mühendis de bilir elbet. Gelgelelim insan her zaman çıkaramaz hangi bilgisinden nasıl yararlanması gerektiğini, özellikle sıradışı, standart dışı olaylar karşısında. İşte mühendisin bunu farkedip, fabrikada üretim patlamasına yol açmasına ise on gün vardı, Donanma kahvehanesinin çaycısıyla kavga ettiği gün.

Satış müdürüyle akşamları “stres atmaya” Donanma’ya giderlerdi bazı bazı. Denizi, martıları, gelip geçen tekne ve gemileri seyretmek gerçekten de dinlendirirdi insanı. Dahası, çakıllı da olsa, üç beş metre karelik avuçiçi kadar küçücük bir alan da olsa, sahil kıyısı sayılabilecek tek yer kahvenin hemen dibindeydi ve ancak orada duymak mümkündü karaya vuran dalga sesini. Bir simit de alır, ufalar havaya atarsanız, martılar kavga döğüş kapışırdı. O akşam gelen çayın bardağı lekeliydi, hem de gayet barizce. Mühendis içmedi, geri gönderdi bağıra çağıra. Çünkü garson dolu bir bardağı geri götürmek istememişti, müessesenin itibarı bakımından. “—Peki o zaman kalsın. Sen bir tane daha getir.” Yine olmazdı, iki kişinin önünde biri dolu üç bardakla ne farkı vardı onu geri götürmenin? Kaptı çayı, yere döktü. “—Hadi, git şimdi getir.” Garson söylene söylene, kafa boyun büke büke gitti…

Gelen bardak da lekeliydi, rujlu!… Fırladı mühendis, içeri gitti; dosdoğru ocağa. Ocakçı, orta yaşlarda sarışınca, tıknaz ve biraz da keldi, üstelik de şaşı. Mühendis bunları farkedene dek çoktan avaz avaz bağırmaya başlamıştı. Ocakçı ellerini kuruladı. “—Sinirlenme beyim, değiştiririz.” sözlerini işitince zıvanadan çıktı mühendis. “—Değiştirdiniz zaten, İkinci gelen de lekeliydi…” “—E, senin şansın yoksa ben ne yapayım.” dedi ocakçı. İşte o an, insan ya çöker kalır yahut cinayet bile işlerdi. Mühendis ise, dedikleri hiç anlaşılmayacak kerte bağırdı boğazı yırtılırcasına, tüm kahvehane sakinlerinin şaşkın bakışları altında…

Bu olay da çabucak duyuldu, yayıldı. Ertesi gün işçiler arasında bir tuhaflık vardı fabrikada. Sabahleyin, dudaktan kulağa bir iki fısıldaşma oldu, duymamış eksikler tamamlandı. Kimi ürkerek baktı başmühendise, kimi gülümseyerek. Pek konuşma da olmadı işliklerde. Yemekhane gürültüsü de zayılamış mıydı hafiften, yoksa öyle mi geliyordu durumu bilenlere? Belli ki, ramak kalmıştı mühendisin adının çıkması için deliye… Neyse ki, sonraki günlerde fazla bir mesele çıkmadı… Ne yapıldı, nasıl başarıldıysa balıkların içinin temizlendiği mermer tezgâh çatladı, iki gün sonra da su borusu. Sızıntı duvardan aktı, duvarın kenarı tamir edilene dek çürüdü, yosun bağladı. Bir de oda büyüklüğündeki soğutuculardan birinin sigortası attı. Sözümona teknisyen tamir edeyim derken, tüm elektrik sistemi yandı…

Çanakkale’de en zor işlerden biridir boş bir gece geçirmek. Televizyon izlemeyecekseniz, kahvehanelere çok gittiyseniz ve yine gitmek istemiyorsanız, içkiyle serhoşlukla da aranız pek yoksa, hele boş ve lüzumsuz konuşmaktan hoşlanıyor değilseniz, gerçekten de çok zordur işiniz…

Tuna Nehri üzerinden donmuş ton balıkları gelirdi köhne bir gemiyle. Ne kadar da güzel biçimleri vardı. Mühendis, gider onları seyrederdi gemiden indirilip kamyonlara yüklenirken iskelede. Kendini tanıtıp, kontrol etme bahanesiyle onlara dokunduğu, avucuyla sıvazladığı çok olmuştur. Bir de bazen motorla veya vapurla karşıya geçer gelir, uzaktan kentin ışıklarını seyrederdi. Başka? Başka yapacak hiçbirşey yoktu ve erken yatardı. Erken de kalkıp, iş saatine dek evde dört dolanırdı. İşte o yaşlarda bir erkek bunca yalnızsa ve yalnızlıktan canı bunca sıkılıyorsa ortada çok ciddi bir sorun var demektir ve bu sorun giderek büyüyebilir. Patron, askerlik arkadaşına da söylemişti bu tespitini. “—Mühendis beyin evde bir eşi, iki üç de çocuğu olsa, parlayıp bağırıp çağırmaz.”dı böyle olur olmaz nedenlerle. Demek ki, asıl suçlu; olmayan bir eşle iki üç çocuktu bu hesaba göre. Boşuna dememişler, “Balık baştan kokar.” diye…

Böyle böyle, dokuz gün geçti o lekeli bardak kavgasının üstünden. Sürekli yağmur yağıyordu son günlerde. Gerçi makam arabası vardı, yine de rahat bir kıyafet diye eşofmanla gidip geliyordu mühendis işine. Bir de oldum olası bayılırdı, öğrenciliğinden bu yana Rooswelt botu, hani şu askerlerin giydiğinden, giymeye. Uzun bağcıklarını çapraz bağlamak her sabah, haftada bir boyatmak cilalatmak, sonra da kendine özgü sesini işite işite yürümek özgüvenini tazelerdi belki de yere daha sağlam bastığı duygusu uyandırırdı giyende. Sabahleyin eşofmanını giymiş, altına ve üstüne kokular sıkmış sürünmüş, şoförünün cep telefonunu da çaldırmıştı. Sıra gelmişti botları giymeye. Açtı kapıyı baktı ki, botlardan biri var. Biri yok paspas üstünde. Çevreyi kolaçan etti gözleriyle. Hiçbir iz bulamayınca, bekledi şoför zile bassın diye. Az sonra o da oldu. Mühendis, kapı telefonundan seslendi, yukarı çağırdı. Gelirken de sağda solda botu görüp görmediğini sordu. Birisi yanlışlıkla çarpıp aşağıya düşürmüş olabilirdi. Ne alt ne üst katlarda vardı botun teki. İşe de terlikle gidilmez ki. O ara, Çanakkale’de pek yaygın değilse de, bu daireler “super lüks” olduğu için apartmanın kapıcısı vardı, kapıcı geldi; ekmek dağıtıyordu. Ona söylendi botun yokluğunu. Ekmek sepetini eğildi kapı dibine bıraktı, kapıcı. Alt kata indi, elinde botun tekiyle döndü. O arada, kapısı önünden botun tekini alacağı için, ziline basıp haber vermeyi de ihmal etmemiş, konuşma sırasında da alt kattaki komşu, botu bir köpeğin getirdiğini söylemişti. Bunları da anlattı kapıcı. Zaten bir kısmı duyulmuştu yukarıdan ve mesele anlaşılmıştı. Demek üst katların birinde oturan bir komşunun bir köpeği vardı ve geçerken botu ısırıp yahut bota çarpıp aşağı düşürmüştü. Sevindi ve teşekkür etti. Kapıcıdan ekmek almıyordu mühendis, kapıcı da yan kapının ziline bastı. Ses çıkmayınca, iyi günler dileyip öte yana geçti.

Mühendis önce, yeni bulunan teki giymiş bağını sıkılamaktaydı ki aklına geldi, dikildi. “—E, sen niçin bulamadın peki?” dedi, şoföre. O, öbür türlü bot sanmış meğerse, hani şu denizde yüzenlerden. İnsaf!… “—Bak, kapıcı senden daha akıllıymış, gördün mü?” “—Ama efendim, o her gün görüyor kapı önünde.” Suç mühendisin kendisindeydi zaten, malını bilmezmiş gibi konuşmuştu yine. Kapıyı kitlerken, “—Askerde bot giymedin mi sen?” dedi. Giymemiş şoför bahriyeliymiş ve bahriyeliler bot değil kundura giyermiş. Eskiden tüm gemiler ahşapmış ve güverte çizilmesin aşınmasın diye tüm er, erbaş ve zabitler… “—Tamam. Sus artık. Anladım.”

Dışarıda sicim gibi yağıyordu yağmur, Semadirek taraflarında da üst üste şimşekler çakıyordu. Akşama doğru hava biraz açılır gibi olduysa da Donanma’ya gitmediler satış müdürüyle. Dokuz gündür gitmiyorlardı zaten. Özellikle o gün hiç cesaretleri yoktu, çünkü ton balığı gemisi Marmara’daki fırtına yüzünden gelmemiş, üretim tüm gün aksamıştı. Sinirden, dumanı tütüyordu mühendisin. Makam otosuyla Kepez tarafına gittiler. Erkence döndüler.

Hemen her gece düzenli olarak, işgünlüğü tutardı bir tür kaptanın seyir defteri gibi, gün içinde olanları, neler yapılıp hangi işlerin aksadığını üşenmez, ayrıntısıyla yazardı dizüstü bilgisayarına. Sonra da internette dolaşırdı biraz, Japon sitelerini tarardı çoğunlukla. Az sonra cep telefonu çaldı, fırtına yüzünden geciken ton balığı gemisi, Gelibolu önlerindeydi ve az sonra iskeleye demirleyecekti.

İnternetten çıktı, makinenin kapatma düğmesine bastı, kapanmasını beklemeden üstünü değişmeye başladı. O arada şoförünü telefonla aradı, çağırdı. Hazır olunca pencere önüne geçti, geminin gelişini beklemeye başladı. Kapı zili çalınca, fırladı. Açtı kapıyı, botun teki yine yok…

Ama fazla sinirlenmedi bu kez; botun öbür tekini giydi, tek ayak seke seke, merdiven trabzanına tutuna tutuna alt kata indi. Henüz merdiven ortasındayken bakınıp, alt kattakilerin hiçbirinin paspasında bot olmadığını fark edince kalakaldı ortada. İşte bunu hesap etmemişti!.. Şoförünü cebindeki telefondan arayıp kapıcının ziline basmasını söyledi, ama şoför bulamadı hangisidir kapıcı zili. Doğrusu ya, mühendis de bilmiyordu. Nasıl bilsin? Dışarıdan gelirken hiç gerekmemişti ki kapıcı, lazım olduğunda daire kapısı yanındaki dahili telefondan çağırırdı. Yine tek ayak seke seke, merdiven trabzanına tutuna tutuna ve bu kez yukarı ve güçlükle çıkacaktı. Zil yine çaldı. Daire kapısını açtı, ayağındaki tek botu çıkarmadan başı ve yarı gövdesiyle uzanıp dahili telefondan kapıcıyı aradı, yukarı gelmesini söyledi. O arada, apartman kapısının açma düğmesine de bastı. Önce kapıcı, ardından da şoför geldi. Şoför durumu anlayınca gülümsemeye değil, sözcüğün tam anlamıyla sırıtmaya başladı. Bir parça olsun haklıydı da, mühendisin durumu gerçekten komik görünüyordu. Botsuz ayaktaki çorap kırmızı renkliydi ve topuğu delikti. Kapıcı niçin sırıtmıyor yahut gülümsemiyordu peki?… Kapıcı kuzu kuzu indi alt kata ve tam alt dairenin ziline bastı, özür diledi durumu anlattı. Bu kez yoktu bot, kapıcı eli boş döndü. Konuşmalara kulak kabartan mühendis, zaten duymuştu. “—Şu köpeğin sahibi komşu hangi dairede oturuyorsa, çık da ona bir sor bakalım.” dedi üst katları başıyla işaret edip. Kapıcı “—Bu apartmanın müteahhidi.” dedi. En üst katta, kendisi için özel yaptırdığı dairede oturuyordu. Yine kuzu kuzu ama bu kez iki kat yukarı çıktı kapıcı. Zil sesi duyuldu ama kapı açıldığı duyulmadı ve kapıcı indi aşağı. “—Hah.” dedi mühendis “İster misin köpek taa dışarıya dek götürmüş olsun.” Geçerli bir tahmin değildi bu, çünkü öyle olsa müteahhit mutlaka görürdü o kadar uzun zamanda. Mühendis söylene söylene oturdu eşiğe, ahşap parkenin üstüne çıkardı ayağındaki teki, bıraktı paspas üstüne. Geçti içeri, terlikle çıktı. “—Gidelim.” dedi, kapısını kilitlerken bilerek biraz oyalandı. Şoföre, “—Sen önden in!” dedi. Kapıcıya da, “—Yarın sabah ekmek dağıtırken benim zile de basıver.” dedi. Şapıduk şupuduk inerken de, kapıcı cevap verdi. “—Emrinizdir beyim.”

Gece yarısına doğru döndü eve. Henüz çıkarken, merdiven ortasındayken fark etti ki, o bıraktığı teki de yok botun. Nasıl kızdı, nasıl öfkelendi ama; küplere bindi. Dan diye çarptı kapattı çelik kapıyı. İçeride bağırdı çağırdı söylendi kendi kendine. Yarın sabah ne yapacak, ne giyecekti? Çaresizlik en kötü şeydi. Gece yarısı ne yapabilirdi ki?… Buz gibi suyla duş aldı… Banyodaki sözleri ise, ağza alınır gibi değildi doğrusu. Hele kimsenin aile terbiyesi müsaade etmezdi nakletmeye…

Kapıcının ziliyle uyandı. Koşar adım gitti kapıyı açtı. Botların ikisi de kapı önündeydi. Kapıcı ise, iki adım geride durmuş, bir kolunun dirseğindeki sepetten çıkardığı ekmeği öbür koluyla uzatmış bekliyordu. “—Yok ekmek almayacağım. Bu botlar nasıl geldi buraya?” Kapıcı aşağıda, apartman boşluğunun dibinde bulmuş ve getirmişti az önce. Eğilip botları aldı mühendis, evirdi çevirdi, sevip okşadı adeta. Tozlanan kenarlarını eliyle sildi. Sonra yere bıraktı. “—Ne diyecektim? Hah, işinden memnun musun? Bizim fabrikada çalışmak istersen ben hallederim, gözüm tuttu seni.” dedi. Kapıcı kem küm ediyordu ki, merdivenin alt basamaklarında orta yaşın üstünde ak saçlı biri belirli. “—Nedir bu çektiğimiz senden!?” Pijama, terlikliydi. Bir nedenle kapıcıya öfkelenmiş olmalıydı. Mühendis, kapıcıya yineledi; “—İşini iyi yapanları çevremde görmek isterim.” Duyduğu ses hayli irkilticiydi. “—Sen git de aynada kendine bak.” Pijamalının nefesi yüzüne geliyor, ağzındaki eksik dişler görünüyordu.

O sıra yukarıdan havlama sesi duyuldu. Mühendis, köpeği göreceği merakıyla kaldırdı başını. “—Bütün gece gürültü etmişin. Komşular şikayetçi. Dan dun pencere, kapı açıp kapamışın.”

“—Kim? Ben mi?”

“—Sen tabii, kim oturuyo bu dairede başka?”

O ara yukarıdan tok bir “—Günaydın!” sesi duyuldu. Gayet şişman bir adam önde finosu, aşağı iniyordu. Adam o denli şişmandı ki, geçsin diye yoldan çekildiler. Kapıcıyla, pijamalı duvara yapıştı adeta. Ama cevap veren olmadı şişman adama. Çünkü, mühendis şaşkın, kapıcı suskundu. Pijamalıysa, konuşup duruyordu durmamacasına. “—Yeter kardeşim yeter! Bu apartmanın bir adabı var.”

Şişman adam geçmedi, bekledi. Nezaketindendi her halde. “—Ben sizi tanımıyorum.” dedi mühendis ve pijamalı gürledi. “—Tanısan kaç yazar. Hep senin hakkında şikayetler geliyor komşudan.” Haaa! Apartman yönetici olsa gerek. “—Yönetici siz misiniz?” Pijamalının gözlerinden başlayan bir gururlu gülümseme yüzüne yayıldı. Kendini üstün hissediyordu demek. Madem öyle, “—Benim de şikayetim var. Birileri botlarımı çalıp duruyor kapı önünden.”

“—Sen de içeri koyacaksın o halde.” dedi, şişman adam. Mühendis o yana baktı, “—Yerler ahşap parke, ıslak botlar mahveder ama.”

Şişman adam da karşılık verdi: “—Burası apartmanın ortak alanı. Burayı özel maksatlarla kullanamazsın. İçeri al botlarını.” Ne münasebet. Açığa koymuyordu ki, mermer eşik üstüne koyuyordu botlarını. Şişman adam parladı, pijamalıya bakarak: “—Köylü işi bu.” dedi; geçende de bir müşteri aile götürmüştü, satılık bir dairesini göstermek için. Merdivenden çıkarken, kapı önündeki pabuç ve terlikleri gören ailenin genç kızı “—Köylüler de var bu apartmanda anne.” demişti annesine. Sonra da satın almamışlardı o güzelim daireyi. Yönetici tamamladı: “—Bir gazete koy kardeşim altına.” Gazete alıp okumazdı ki mühendis, internetten bakardı. “—Alıp oku o zaman.” dedi yönetici. Durumu kavramaya, kavradıkça da kızmaya başlıyordu artık mühendis. “—Bir bu eksikti. Bundan sonra gözüm botların üstünde olacak. Elleyeni yakalarsam, mahvederim.” dedi. Kapıyı da konuyu da kapatmaya niyetliydi, eli kapıya gitti. Vazgeçti, eğildi aldı botları yerden, kapıcıya gösterdi. “—Köpek götürmüş dedin ama, diş izi falan yok bunlarda. Hani, nerede?… Hem bu köpek benim botlardan küçük, nasıl kaldırıp taşımış? Hım?…”

Müteahhit ufak ufak ilerlemiş, konuşmalar sırasında, kapı önünü geçerek alt kat merdivenine yönelmişti. Beli trabzana değiyordu, omzu duvara. Henüz hızını alamamış mühendis devam etti konuşmaya. “—Hem madem yöneticisiniz, sizin de dikkat etmeniz gerekir, apartman içindeki hırsızlık olaylarına. Üstelik, bu apartman pis, şuraya bak. Her yerde çamurlu pabuç izi. Her yerde kireç, boya badana izi. Her ay onca para veriyoruz aidat diye. Nereye gidiyor bu para?” Hiç beklemediği bu çıkış karşısında yönetici biraz duraladı, yutkundu ve kapıcıya “Sen işine bak. Çık yukarıya.” manasında baktı. Kapıcı ayrıldı. “—Onlar inşaat pisliği, müteahhidin yaptırması lazım.” “—Söyleyin temizletsin o halde!”… Yöneticinin söyleyeceği hiçbir şey yoktu, kalmamıştı. Kem küm etti. “—Söyledim kaç kere.” diyebildi. Üstünlüğü ele aldığını hisseden mühendis yüklendi. “—Görevinizi tam yapın o halde. Vardır bir cezası falan. Nereye gerekiyorsa başvurun. Ben de …” yardımcı olayım, yahut olurum gibilerden bir şey diyerek devam edecekti ki, söz boğazında kaldı. “—Ne uğraşayım, akıllı olup bin deliyle uğraşacağıma deli olayım bin akıllı benimle uğraşsın.” Yönetici trabzana tutunup, duvara dayanıp döndü, aşağı inmeye başladı. Mühendis ise, daha önce hiç duymadığı, duymasının mümkün olmadığı o son cümleyi anlamaya, manasını sökmeye, hazmetmeye çalışıyordu. Botlar da elindeydi halâ.

Derken, bir anahtar döndü, kilit çözüldü, kapı açıldı mühendisin kafasında…

Hemen o hafta sonu tatil gününden başlayarak, üzerinde birkaç gün çalıştı ve yepyeni makine gibi bir düzen kurdu fabrikada. Ceza ve ödül sistemi getirdi. Hatalı yapanın, yanlış iş yapanın yol açacağı zarar ücretinden kesildi, takdir edilen işçinin ücretine de zam yapıldı. Kadın erkek, tüm işçiler üç gruba ayırıldı: önişçiler, işçiler ve başişçiler olmak üzere. Her grubun ücreti bu sırada artıyordu. Dahası, başişçilerden isteyenler ve uygun görülenler şirketin desteğiyle iki yıllık meslek okullarına gidebilecek ve uzman işçi yahut teknisyen olabileceklerdi. Kısa bir meslek içi kurs sürecinde bu sistem anlatıldı herkese. Ardından taşlar yerine oturdu ve neredeyse hiç aksaklık çıkmadı, hiçbir alet edevat kırılmadı. Gelen yaz mevsimiyle birlikte ham malzeme de artınca üretim ve kazanç grafikleri yukarı döndü. Bir de, işçilere ceza ve ödül verebilmek gerekçesiyle fabrikanın her köşesine kurulmuş kameralı izleme sistemlerinden bir adet de evine daha doğrusu kapısına kurdurttu mühendis. Botları bir daha da elleyen bile olmadı.

Botlar, gündüz durmuyordu pek kapı önünde ama geri kalan alanı boydan boya dolduran tam dört çift naylon terlik gece gündüz oradaydı. Kapıcı temizlik yaparken bile, yerinden hiç oynatılmadı. Bir iki kez, fino kokladıysa da, artık o kadarı sayılmazdı…

Geçen kış nişanlanmıştı, patronun kızıyla. Düğün bu kış. O gün gelsin de hele, bakalım eşikten kalkacak mı bu terlikler, botlar?…

Bir yanıt yazın