Canım

Adını hiç söylemez, “canımın içi” derdi hep ondan, yani hayatının ilk erkeğinden bahsederken.

Kara kaşlı kara gözlü, hoşça bir genç kızdı. Gülümseyince daha da hoş görünürdü. Buna rağmen, hiçbir fotoğrafında güzel çıkmazdı.

Yurttaki kızların hemen hepsi gibi, onun da vardı bir tomar fotoğrafı. Çantasında cüzdanında taşır, yanından ayırmazdı. Bayramda seyranda memleketine gittiğinde ailesine, mahalleden, liseden arkadaşlarına çıkartır tek tek gösterirdi. Kendi fotoğraflarını hangi gün, ne olmuşken çektirdiğini, saçını niçin öyle taradığını, makyajını niçin böyle yaptığını; arkadaşlarına ait olanları da duruma göre, kim olduklarını, memleketlerini, ne kadar iyi insanlar olduklarını, çalışkan mı tembel mi olduklarını ballandıra ballandıra anlatırdı. Bir tür güvence, çevreye karşı da öğünme vesilesiydi o tomarın kalınlığı. Kolay iş midir? Sen kalk şu küçücük kasabadan çık, git taa Çanakkale’ye okumaya tek başına. Bak kimlerle tanışmış, can ciğer arkadaş olmuştu oralarda. Bunun annesi öğretmen, avukat falan; şunun babası mühendis işadamı filan feşmakan. “Onlar da şimdi beni anıyor anlatıyordur ailelerine, arkadaşlarına…” Bu düşünce, bu duygu derin bir mutluluk, haz verirdi. Tabii ki akraba oğlanlarına, liseden mahalleden erkek arkadaşlara da gösterilirdi o fotoğraflar. Kim bir tanıdığıyla arada çöpçatanlık yaparsa fotoğraf sahibini o kadar çok seviyor demekti. Böyle tanışıp sözlenenler, nişanlananlar bile vardı. Düğünler, dernekler mi? Eh, okullar bitince artık…

On yedi, on sekiz yaşındaki çocukların ne geçmişi olacak. Hepsi de gelecekte yaşıyor gibiydi. Şu sınavı bir geçse, tatil bir gelse de memlekete gitse, ah okul bir bitse… Bu yüzden fal da pek revaçtaydı yurtta. Gazetelerin ilkin fal sayfaları okunur, internette ilkin fal siteleri ziyaret edilirdi. Sabahleyin okula gitmeden genellikle dersle sınavla ilgili fal baktırılırdı; akşam yemeklerinden sonra yatana dek de, gönül işleriyle ilgili. Oğlan onu hala seviyor mu? Çok mu seviyor, az mı seviyor? Başka kıza bakıyor mu? Ona bakan kız var mı? Ailem beni verecek mi? Düğünüm nasıl olacak, kaç çocuğum olacak? Kahve falı olsun, tarot olsun, günde on, on beş kıza fal baktığı olurdu. Parayla baksa epey kazanır, hiç değilse günlük masrafını kesin çıkartırdı. Ama bilmezdi ki öyle fal mal, astroloji mastroloji, nasıl baksın parayla arkadaşlarına. Sırf yalnız kalmamak, arkadaş çevre edinmek için öylesine başlamıştı. Hani denir ya, ‘laf olsun diye’.

Tuhaf gelebilir ama söyledikleri hep doğru çıkardı. Çıkacaktı elbet, konuşmalardan belliydi neyin ne olduğu. Yurtta kimin saklısı gizlisi olabilir ki? Her şey herkes tarafından, üç aşağı beş yukarı bilinirdi zaten. Biraz da tatlı sözler ekledin mi, nabza göre şerbet verdin mi tamam. Senden iyisi yok…

Fal vesilesiyle olsun, sıradan küçük konuşmalar sayesinde olsun, bir de herkesin doğum gününü minik bir deftere tarih sırasıyla yazar; günü gelen herkese de mutlaka bir süprizle, ya cep telefonuna mesaj yollayarak, yahut bir cebine veyahut defteri kitabı arasına iki satır hoş bir şey yazıp bırakarak, ya da karton kesiklerine elceğiziyle resimler yapıp ranzasına iliştirerek, ama mutlaka sürprizli bir yoldan doğum günlerini kutlardı. Böyle olunca da, herkes ondan bir kutlama almak isterdi. Herhangi bir nedenle almamış olanlar ise, gocunup üzüldükleri bir yana, grup içinden itilmiş, dışlanmış gibi hissederlerdi kendilerini. İşte bu da, inanılmaz büyük bir otorite, güç demekti. Kendi doğum gününde gördüğü itibar, aldığı hediyelerse gani ganiydi…

Gel gelelim, yurtta onca ‘elti’, ‘görümce’, ‘yenge’ vardı yüzlerce kız arasında ama o bir tanesinin bile ‘elti’si, ‘görümce’si yahut ‘yenge’si değildi. “—Fotoğraflarımda hep kötü çıkıyorum da onun için.” derdi. Öyle olur olmaz her şeyi kafasına takmaz, (“—Kafama tokadan başka şey takmaaam.” derdi.) hemen hiçbir şeyi kendine dert etmezdi; okulu, dersleri ve ailesi hariç. N’eylerse Mevla güzel eylerdi. Vardı elbet bir bildiği. Şu okulu bir bitirsindi hele, diplomasını ele alıp ailesine bakmaya başlasındı, sonra bakardı aşk-meşk yahut evlilik işinin de bir çaresine.

Böyle derdi ama, Çanakkale’deyken, öğrenciyken bir sevgilisi, ilerisi için kendi beğenip seçtiği bir kocası olsun isterdi, üniversite öğrencisi hemen her genç kız gibi. Makyajını yapmadan, tazelemeden asla dışarı çıkmaz; ama parfüm deodorant sıkarken ensesine, sırtına arkasına da fıslamayı asla ihmal etmezdi. “—Kısmetin nereden geleceği belli olmaaaz.” derdi.

Gerçekten de onun kısmeti, tam da söylediği gibi arkadan geldi. Çocuğun biri, tam da 18 Mart Çanakkale Zafer Günü’nde arkadan çarptı üç tekerlekli bisikletiyle. Tam da Yeşilçam filmlerindeki gibi olacaktı: Kızın elinde kitap defter vardı, İskele Meydanı’ndaki Ordu Bandosu gösterisini izlemiş, kordon boyunda şöyle salına salına dolaşmaya çıkmıştı yurda gidip, etüt odasına kapanmadan evvel. Hava almak istemişti. Yere düşünce kitapları da saçıldı çevreye, bileği dirseği ve dizi de hafif çizilip kanadı bile. Ama Yeşilçam senaryosunu bozan, ığnn ığğğnnn diye sesler de çıkararak çarpan bisikletlinin henüz ana okulu çağında olmasıydı. Lakin, bu eksiklik kısa sürede giderildi ve her şey yerli yerine oturdu…

Çocuğun annesi bin kere özür diledi, hemen yandaki kahvehanelerden birine oturdular ve kadın çantasından çıkardığı kolonyalı mendille ilk pansumanı yaptı, sonra kuru peçeteden minik parçalar koparıp yaralara bastı; kanı emer, çabuk kabuk bağlanmasını sağlar diye.

Henüz ilk çaylar bitmemişti ki, ailenin tek erkek çocuğu olmasından kaynaklanan bu haylaza söz geçiremediğini söyledi kadın. Halbuki, şöyle genç güzel ve tahsilli bir ablaya ne kadar da ihtiyacı vardı. Çocuğun da… Eşiyle birlikte aynı yerde, Tarım Bakanlığı’nda çalıştıkları için, ana babadan uzak kalan çocuk problem yaşıyor şımarıyordu okulda. Zaten pek iyi bir bakım da yoktu orada. Ücretin miktarı tartışma konusu olmazdı. Okuldan fırsat buldukça ve özellikle akşamları ve hafta sonları gelip gitse eve yeterdi. Çocukla meşgul olsun, onunla konuşsun, oyunlar oynasın. O arada da ana baba rahat etsin biraz, günlük işlerini, alışverişlerini falan yapsın yeterdi. Nerede üç tabak, orada dört tabaktı. Dilediği geceler kalabilirdi de, başlarıyla gözleriyle birlikte. Onlara can yoldaşı olur, onlar da ona kol kanat gerer, analık babalık ablalık ağabeylik yaparlardı. Hem, çevreleri de gayet genişti. Okul bitince, kolay ve yüksek gelirli bir işi kolaycacık bulabilirlerdi. Hım?…

“—Biraz düşüneyim.” dedi kız…

Hiç alışkın değildi başkasının evinde, işinde çalışmaya. Ailesinde de yoktu öylesi. Zaten bir tek babası çalışıyordu, o da memurdu. Bakalım onlar ne diyecekti böyle bir işe. İzin verecekler miydi acaba?…

Bu tutum daha da hoşuna gitmişti kadının. Şimdi ailesine düşkün, izin rıza soran genç mi kalmıştı dünyada. Hepsi şeytana pabucunu ters giydirir vallaha.

Oysa kız, çoktaaan tav olmuştu. O son sözler de öylesine, sözün gelişi öyle söylenmişti. Hani, adet yerini bulsun diye, biraz nazlanmak istemişti adeta. İsteniyor ya… Onu büyüleyen, okul bittikten sonra Çanakkale’de kalıp burada bir iş bulma fikriydi asıl ve bunu, her nedense, daha önce hiç düşünmemişti. Ne yapacaktı memleketine dönüp? Allah’ın bozkırında on sekiz yıl yaşadığı yetmez mi? Hem ailesi de gelirdi buraya, çiftleri yok çubukları yok. Bir kuru emekli maaşı. Biraz yaşasınlar son günlerinde. Şahane olur, şahane!…

“—Bir kahve içebilir miyim? Falıma bakacağım da. İsterseniz sizinkine de bakarım.”

İşte bu sözlerle turnayı gözünden vurmuştu, bilmeden istemeden. Kahveler gelmeden, konu kapanmıştı. Kadın, ücreti ne kadar olursa olsun onu evinde görmek, çocuğunun ablası olarak görmek istiyordu. Zira, eşiyle ikisi de çok düşkünlerdi fala. Asla adım atmazlardı falsız. Zaten o günkü “Burası Çanakkale” gazetesinin fal köşesinde bile burcunda yazılıydı, “Bugün çok güzel bir gün geçireceksiniz.” diye. Okuyup henüz evden çıkmıştı ki, yazılan hemencecik gerçekleşivermişti işte. Kız, “—Ücret mühim değil.” dedi, kıkır kıkır gülerek de ekledi: “Müyim olan insanlık.” Keyfler kekaydı… Oğlan nerede peki? Konuşmaya dalınca çocuğu unutmuşlardı. Neyseki az ileride, başka çocuklarla birlikte, ters çevirdikleri bisikleti tamir ediyorlardı mahsuscuktan. Hani demin kaza olmuştu ya…

Henüz o akşam yurttakiler hemencecik fark ettiler ondaki derin değişikliği. Eskisi gibi bıcır bıcır konuşmamıştı mesela. “—Pişmiş kelle gibi ne sırıtıp duruyon kız?” diyerek çimdikleyen bile oldu. Ama o anlatmadı hiçbir şey. Hem ailesinin kulağına gitmesin diyeydi, hem nazar değmesin diye…

İleriki günlerde merak, hayli derinleşip yayıldı elbette. “—Kız takip etçem seni bak. Nereye gidiyon öyle akşamları, hafta sonları?” diyen de oldu, “—Buldun değil mi sen de bi yakışıklı. Söyliycem abime almasın seni artık.” diyen de… Etütteki yeri boş kalmıştı ama derslerini sınavlarını aksatmıyordu. En azından şimdilik, Mart sonuna dek yani.

Havanın sert poyraz ve kadınlara özgü düzenli rahatsızlığı nedeniyle canının hayli sıkkın olduğu bir gün eve erken gitti. Anahtar cebindeydi. Açtı kapıyı girdi içeri, doğru lavaboya gidecekti ki, a-aaa o da ne, evde bir delikanlı vardı. “—Sen de kimsin?” dedi, ikisi de aynı anda bir birine. Oğlan, evin beyinin kardeşiydi. Saçının kısalığından da belliydi, askerdi. Askerden izne gelmişti. İntepe’liydiler ve oradan ağabeyine domates, salatalık ve benzeri nevale getirmişti. Eve henüz girmişti ki, çat kapı kız gelmişti. Kız da anlattı kim olduğunu, orada ne iş yaptığını erzağı dolaba, kilere birlikte yerleştirirlerken. Havadan sudan falan da konuştular, spordan takımlardan. İkisi de aynı takımı tutuyordu. Haydi hayrlısı… Sancısı bile geçmişti…

Oğlan dönecekti ama, önce ağabeyine telefon etti sonra İntepe’ye… Kaldı. O akşam da ondan sonraki akşamlar da. Sonra da bir rapor uydurdu, (O zamanlar “Rapor Yasası” henüz çıkmamıştı ve askeri -sahte- rapor almak çok kolaydı, hele Çanakkale gibi bir yerde.) tezkereye dek gitmedi askere.

“—Ben kısmet diye buna derim işte, bunaaa!” diye bağırırdı kız, arada bir yurtta. Sonra sus pus olur, o müstehzi gülüşüyle oturur kalırdı oturduğu yerde. Bir tür intikam mıydı? Kim bilir. Kızları fıştıkla fıştıkla, sonra yan gel yat! Hiç birine hiçbir şey anlatma. Ama, sen herkesin her sırrını bil.

Kızlar deli olurdu adeta. “—Anlat kız, n’oldu?”

Çıh, Nuh derdi de Peygamber demezdi. Bu yüzden kahvesine tuz koyanlar oldu, sandalyesine raptiye, yatağına iğne koyanlar oldu; ağzındaki baklayı çıkarttırmak için türlü düzenler çeşitli kumpaslar kuranlar oldu. Sırf konuşsun anlatsın diye iftiralar bühtanlar uyduranlar oldu. Ama nafile, aşkolsun kızın ağzından tek laf alabilene. İşte ne zamanki havalar iyileşti, günler uzadı, kordon boyu dışında hiçbir yerde barınılamaz oldu Çanakkale’de, işin bir kısmı, ayzbergin su üstündeki kadarıyla anlaşıldı hafiften. Hep o aileyle dolaşıyor, hep o bisikletli çocukla meşgul oluyordu. “—Şişşş, ne iş?” diyenlere, “—Hiiç, uzaktan akrabalarımmış. Geçen, tesadüfen öğrendim ben de.” diyerek karşılık verirdi. Beyaz yalan, dinen de sakıncasız değil mi? Alla’sen, bir de kızlarla mı uğraşacaktı?…

Sızıntısız kap yoktur dünyada, her şey her şeyin içinden geçer, sızar. Ama şu kadar, ama bu kadar; koşullara bağlı. İşte nereden, neyi ve nasıl anlamışlarsa, kızlar takılmaya başlamışlardı ciddi ciddi. “—Nerede öpüşüyonuz kız? Oğlanın arabası mı var, yoksa mendirekte kayalıklarda mı? Yoksa biz yokken odaya mı alıyon çocuğu?.. Yaparsın seen, yaparsın… Senden her şey beklenir billaha.” Bunlar gibi, daha pek çok şey de söylenirdi, söylendi kıza. O ise, şaşkın şaşkın, hık mık ederdi sadece. Ne zaman ki, bir gece uykusunun orta yerinde uyandı, o zaman anladı her şeyi.

Eve gitmeyip yurtta kaldığı akşamları, yemekte hemen herkes bir tabak getirir koyardı önüne yemesi için. Bunu annem senin için özel yaptı yolladı, şunu amcamın mühendis oğlu ona aşık olasın diye okutup üfletti, onu yemezsen gönlüm kırılır, hadi canım şunları da, küserim bak bunları da yemezsen… Daha neler, neler. Bolca muhallebi, keşkül, hamur tatlısı ve hazmı zor, ağırlaştırıcı uyku verici pek çok şey… Allah bilir ya, beki de yarım, çeyrek uyku hapı falan atılıyordu hoşafına, suyuna. Sonra, saati dolmadan hooop, “—Hadi bana bay bay kızlar. Sabah görüşürüz.” tumba yatak… Yatış o yatış…

Sonra gelsin teypler, cep telefonuna diz üstü bilgisayarlara kaydetmeler. Öyle herkes de alınmazdı odaya, kapıda bilet kesilirdi adeta. Odada yüksek sesle kıkırdamak, gülmek de yasaktı elbet. Bu nedenle banyo-tuvalet kapısı açık tutulurdu her daim, gıcırdamasın diye. Dakikası, saati gelir, kız başlardı sayıklamaya. “—Öptüm canım… Ben de canımmm!” “—Ben seni dünyalar kadar çok seviyom. Sen beni?…” Mocuk mocuk, muah muah… Rüyasında bile dudaklarını uzatır, havayı, yastığı yorganı öperdi. Yurttaki oyunbazlardan bir ikisi sesini kalınlaştırıp, çanak tutarlardı ki, iyice açıp konuştursunlar kızı. “—Ramazan Bayramı’ndan önce annemleri gönderip isteteyim mi seni?” Yahut, “—Balayına nereye gidelim hayatım? Malibu’ya mı, Havai’ye mi?” Daha neler neler… Sonra da sabahleyin ve ertesi günler konuşmaların, fısıldaşmaların, kikirdeşmelerin bini bir para…

İşte o akşam birden bire uyanıvermişti de çanak çömlek patlayıvermiş, oyun bozulmuştu.

Kimileri bu olaya bağlar kızın herkesle küskünlüğünü, kimileri de “Nisan Bir” şakasının ağırlığına. Kıyafet balosu düzenlenmiş gibi, herkes kılık değiştirip yarısı kız tarafı olmuş, yarısı da oğlan tarafı olup kızı istemeye gelmişlerdi piyes gibi. Başka bloklardan ve çevreden temin edilebilecek ne kadar fotoğraf makinesi ve kamera varsa, hepsi kullanılmıştı o 1 Nisan akşamında…

Kızın sevgilisiyle ilişkileri hayli ilerlemişti; nereyi tenha bulurlarsa, her fırsatta sevişirlerdi. Mendireğin kayalıklarında, oğlanın bulup getirdiği akraba eş dost otolarında. Ağabeyininkinde bile. Hatta, kimsenin olmadığı zamanlar evde de. Evin hanımı durumu anlamış ve beye çıtlatmıştı ucundan. “—Aslan kardeşim benim.” Erkek değil mi? Yapardı, yapsındı. Çapkınlık doğa kanunuydu. Bey böyle deyince, akan sular durmuş o konu kapanmıştı. Ama kadının içinde bam başka bir kuşku mağarası açılmıştı, ömrünün sonuna dek de kapanacak gibi değildi doğrusu. Bir hafta sonraki olaylar nedeniyle, kadın bastırdı o boşluğu, sıkıştırıp derinlere gömdü…

Bir yandan yurttakilerin, bir yandan evin hanımının bakışları altında ruhu daralıyor canı sıkılıyordu. Baharda ders çalışmak zaten bir ölümdü başlı başına, bir de şu baskılar çıkınca. Kız, kocaman kocaman antenli radar ışıkları altındaymış gibi hissediyordu kendini. Aynadaki kendine bakışı bile değişmişti. Yüzü değişmiş, sesi kalınlanmıştı burası tamam. Ama, kendini de sorgulamıyor değildi doğrusu. Babasının maaşına yakın para kazanıyordu her ay. Üstelik o parayı harcayamıyordu bile; yemek bedava, hanımın hediyeleri yüzünden üst baş bedava. Hanımın verdiği makyaj malzemesi nedeniyle oraya da para harcamıyordu. Yurda da sevgilisi getirip götürüyor, son köşede bırakıyordu. Bunlar da tamam. Ama nereye gidiyordu böyle. Ya bir terslik falan olur da maazallah, okulu bitiremezse? Nasıl bakardı ailesinin, hele hele babasının yüzüne. Ama ne yapsın, o da Allah kuluydu ve oğlanı görmeden yapamıyordu işte. Çok daha kötüsü, ondan başka hiç kimseyi görmek bile istemiyordu. Onsuzken, zaman duruyor, geçmek bilmiyordu. Hasta gibi hissediyordu kendini. Hiç görüşmedikleri günün akşamı uyku tutmuyor, kat balkonunda yahut yurdun bahçesinde deli danalar gibi oradan oraya savrula savrula koşar adım yürüyüp duruyordu. O yüzden yurdun “Casper”ı lakabını takmıştı kızlar, bebekliklerinde çocukluklarında bolca seyrettikleri televizyondaki o ünlü “Sevimli Hayalet” dizisini hatırlayarak. Kimseye günaydın falan demeden, tek kelime konuşmadan gelip gittiği için bir de…

Delikanlı bir gün birden bire kayboldu ortadan. Güya, aldığı rapor geçersiz sayılmış ve bu yüzden askere çağrılmıştı apar topar. Gel gelelim ne telefon eden vardı, ne de mesaj yollayan. Oğlanın başına birşey gelmişti de ondan mı saklıyorlardı acaba? Karakola polise mi gitseydi, jandarmaya askeriyeye mi? Kimden sorup nasıl bilgi alacak, işin aslını astarını nasıl öğrenecekti. İyice çılgına dönmüştü artık. Okula da gittiği yoktu kaç zamandır. Zaten zaman kavramını da yitirmişti. Sevgilisini yitirdiğini anladıktan bir kaç saat mı sonraydı, birkaç gün mü bir an karar verdi yahut kader sürükledi, çıktı geldi eve. Anahtarıyla kapıyı açmıştı ki, başından aşağı kaynar sular döküldü kala kaldı bir süre kapı eşiğinde. Sevgilisiyle ağabeyi tartışıyorlardı evde. Daha doğrusu ağabey gürleyip yağıyordu. “—Olmaz kardeşim olmaz! Sil çıkar aklından. Evin hizmetçisini gelin diye almam ben.”

O günden sonra, yurttaki kızlar nöbete bindirdi kendi aralarında, hergün birisi gidip kızı mendirek kayalıklarından alıyor, birbirinden tatlı hoş ve kandırıcı sözlerle dolmuşa bindirip getiriyordu gece sayımından önce yurda. Kızın ödevlerini de arkadaşları yapıp veriyordu ilgili dersin hocasına. Bir iki sınava girilmemiş atlanmıştı ama yoklama işinde olduğu gibi hocaların iyi niyeti mazeret sınavlarının verilmesini sağlamıştı. Hem dönem sonu sınavları daha önemliydi; kalma geçmede asıl önemli olanlar, finallerdi.

Gelgelelim, geleceğin iyimser olasılıkları yanında geçmişin yarattığı şimdiki zaman çok daha fazla önem taşımaktaydı elbette. Ters yüz olmuştu kızın hayatı, burası kesin; kız kullanılmış ve bir paçavra gibi kenara atılmıştı sonrasında. Demek erkekler için olağan hatta mutlaka yapılması gereken bir şeydi çapkınlık. Üstelik, her erkek yapmalıydı, demek ki, yapıyordu.

Evin hanımı, kocasının bu konudaki düşüncelerini işitince sesini kısmış, kocası tarafından aldatıldığı, aldadılmış ve hatta halen de aldatılmakta olabileceği kuşkusunu taa derinlerine gömmüştü. Bir ailesi ve bir çocuğu vardı ne de olsa…

Kız ise, her akşam mendireğin kayalıklarına gider, Güneş batarken hep aynı yuvadaki kayaya oturur, “—Öptüm seni canııım.” der, gözlerini yumup havayı öperdi. Sonra da yandaki kayaya geçer, bu yana dönüp, aynı şekilde “—Ben de seni canııım.” Sonra eski yerine oturur, “—Seni ben çok seviyorum canım.”… Mendirekte bir arkadaşının beklediği bilir yahut bilmez belli değil; ona bakanları umursar yahut umursamaz hiç mühim değil; tüm kordon boyu esnafı bilir ki, bu tören hiç aksamadan, rüzgar yağmur çamur dinlemeden her gece tekrarlanırdı…

Yaz ortasına dek, kendini toparladı biraz. Üç ikmaldi, bir tek ders hakkıydı, tüm derslerinden geçti o yıl, mezun oldu, memleketine gitti…

“—Gurbet ellerde okumak kolay mı bir başına. Kız biraz yıpranmış.”tı. Ne var bunda?…

Bir yanıt yazın