Elektrik çarpan adam

Evlilik öncesindeki bir adam, evinde elektrik prizini kurcalarken elektriğe çarpılır. Önce herhangi bir şey olmadığı sanılır ama arazlar yavaş yavaş belirginleşir. Adam bir aptal ahmak olur bir akıllı. Ama her iki durumda da başarılı olur. Yurtiçinde hastane hastane dolaşır ama, teşhis konulamaz veya teşhisler birbirini tutmaz, çelişkilidir. Yurt dışı önerilirse de gerektirdiği maddi desteği sağlamak kolay olmayacaktır. Sosyal medyada falan da yardım kampanyaları açılır. Hemen her köşede bir dolandırıcı ile karşılaşılır. Sonuçta, bir akraba sayesinde veya tesadüfen bir elektriğe kapılma olayı da yaşanır adamın ahmaklık hali sırasında ve işler düzene girer.

Seri yapılacaksa da ilk macera burada sona erer. İkincisinde, olay ileride örn. orta yaşlılık sırasında nükseder. Bu kez, beyindeki bir bölgenin röntgende bazen sorunlu bazen de normal olduğu ve buna bağlı olarak da arazların ortaya çıktığı tespit edilir. İhtimaldir ki, kahramanımızın yediği, içtiği bir şey veya sıkça yaşadığı bir olay beyindeki bu kararış ve düzelişe yol açmaktadır. Uzunca gözlem ve denemeler sırasında pek çok etmen sınanır ve sonunda fark edilir ki, yaşamsal önemdeki etmen Menemen Yemeği’dir. Yine uzunca bir süre, Menemen Yemeği’nin etkileri izlenir, gözlenir. Lâkin, bu izleme gözleme sürecinde Menemen Yemeği’nin etkisinin başta sanıldığı denli önemli olmadığına kanaat getirilmek üzereyken fark edilir ki, soğanlı Menemen Yemeği’dir iyileştiren.

Bu sinopsisin geliştirimini bile yazacak vakit bulamam, nerede kaldı senaryosu falan. Lâkin BKM Necati Akpınar ilgilenir belki. Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=CtMZhXutJSo Tabii, bir de bu metni ona iletmek gerek.

Necati Akpınar ile tanışıklığımız, Levent Kırca Tiyatro’sundaki yöneticilik yaptığı günlerdendir. Ankara’da Muhteşem Otel’de bir akşamki kısa bir tartışmadan sonra yollarının ayrılışı halen gözümün önündedir.

Sevgili Levent Kırca’nın “Olacak O kadar Televizyonu” fikri, ad ona ait olmak üzere, ikimiz arasında olgunlaştı idi. Tiyatro oyunu metni alanında ilk ödül aldığım oyun Sahip ve Köle ODTÜ’de oynarken Mimarlık Amfisi kahkahalar ile çınlamış idi. İzleyicilerimizden biri de (tahminen şimdi hatırlamayacaktır, lâkin) oyuncu, yönetmen ve idareci Yücel Erten idi. Levent de (Kardeşim hep kızmıştır; “—O senin arkadaşın mı ki hep sadece adı ile anıyorsun.” diye. Ama, ayrıntısını ileride belki aktarırım, Levent arkadaşımdı.) o günlerde Ankara Batı Sineması’nda “Azizname” oynamakta idi.

Oyunumdan bahsettiğimde önce burun kıvırdı idi. Ödüllü olduğunu söylediğimde (Levet o zaman henüz ödülsüz idi ve “—Ne yapayım tenekeleri.” der idi.), ben okursam dinleyebileceğini söyledi idi. Ben de tuttum, ona okurken kendi gözümdeki reji parçalarını ve metnin sündürmelerini sokuşturdum araya. Böyle böyle, komedi nasıl olmalı konusuna döndü teşrik-i mesaimiz. Demeye kalmadı, Ankara’ya her geldiğinde grupça kaldıkları (Ankara Sanat Tiyatrosu komşusu) Muhteşem Otel’e davet edildim. Akşam yemeklerinde, ortalıkta tek şişe büyük rakı olurdu ve sakiliği Levent yapar idi.

ODTÜ’den, önce lab öğrencim sonra ahbabım olan, ODTÜ Tiyatro Topluluğu’ndan bir uzun saçlı delikanlı ile gider idik Levent’e konukluğa. (Aynı topluluktan Bülent Abla da bilir belki.) O zaman nereden bileyim ki, bu arkadaş, devrin gayet yüksek yetkili bir Milli İstihbarat Teşkilatı üst yöneticisinin de gayet yakın bir ahbabı imiş meğer. Bu yöneticinin olası şahitliği hariç, Oya Başar’ı (ki, benden helâllik istemesi gerekir ama henüz yapmadı), ekonomist gazeteci Ç.T.’i ve oyunculardan Sinan Bengier’i tanık olarak gösterebilirim.

O üst düzey MİT yönetici ile de yine bir fizik lab asistanlığı yaptığım dönemde tanışmış idim. (O uzun saçlı delikanlı ile yakın ahbaplığını da bu vesile ile öğrendim.) Bu kez, görevli olduğum labın öğrenci asistanı Endüstri Mühendisliği öğrencisi idi. Yıllardır görüşmedik ama helen severim T. Y.’ı. T.Y. bir gün dedi ki, bir ahbabı, çocuğuna fizik ve matematikten özel ders aldırmak istiyor imiş. O dönem tamamen kokoz olduğum için pek düşünmeden kabul ettim. Ne ki, o yıllarda Yenimahalle semtinde olan MİT binalarına (önünden dolmuş minibüsler geçerken, şoför veya para toplayan muavin bağırır idi “—Miiiit! Var mı inen!”) gittim mecburen her gece.

Neyse, ders vermeğe evlerine (lojmana) giderdim ve dönüşte lütfedip sayın eşi ile birlikte özel otolarıyla bizi (beni ve yanımdaki kişiyi) gece gece evimize dek bırakırlardı. Her seferinde de Türkçe Playboy’un bir sayısında okuduğum şu fıkra aklıma gelir ve sinsi sinsi hınzır hınzır kıkırdardım içimden. Efendim, bir gün Papa’nın biri Roma Havaalanında uçaktan inmiş de taksiye binmiş. Niçin mi makam arabasına binmemiş? Hemen şimdi söyleyeceğim. Şoföre demiş ki, “—İçimde hep taksici olmak vardı ama kader beni buraya sürükledi. Bir müsaade etsen de Vatikan’a gidene dek yer değişsek. Sen arkaya geçsen taksiyi ben sürsem.” Eh, taksici de sıkı bir Katolik olacak ki, ince boynunu bükmüş razı olmuş. Tabii, kentte oto sürmeye alışkın olmayan Papa, pek çok kuralı ihlal edip bir de kırmızıda geçince yakalanmış bir trafik polisine. Polis merkeze şu anonsu geçmiş. “—Merkez! Merkez! Tanrı’yı kırmızıda geçerken yakaladım. Takside arkada oturuyordu.” Olayı tam anlayamayan ama ihtimalen böylesi vaziyetlere alışkın amir sormuş pişkin pişkin. “—Her şey bir kenara, arkada oturanın Tanrı olduğunu nasıl anladın?” El cevap: “—E ama şoförü Papa.”

T.Y.’nin de gayet yakın hısımları arasında o günlerin adı bilinen MİT yöneticileri olduğunu hayli zaman sonra öğrenmiş idim. Dediğim gibi, halen severim T.Y.’yi; tanıdığım gayet düzgün insanlardan idi. Eşi vefat ettikten sonra bir mali nitelikli global kurumda yöneticiliğe başladığını biliyorum. Sonrasını bilmiyorum.

Bir de askerlik günlerimden mi dem vursam? Hım?

Bölükte, alayda, okulda kimler yoktu kimler!?

Yok, yok! Bu günlerde anlatmam. Seçimlerden sonra, o da çoook sonra, belki.

Ama şu kadarını deyivereyim; askerlik sonrası Ankara Güven Park’ta önümü kesip siyasete yeniden girmemi isteyen üniformalıyı unutmuş değilim.

Bir yanıt yazın