Emekli

Çanakkale’de yeni yeni yaygınlaşmaya başlıyordu siteler. Kent, kocaman kocaman binalarla sürgün veriyordu sanki iki ucundan. Aynı meslekten kişilerin yahut bazen akraba bazen de komşuların bir araya gelip kurduğu kooperatifler eliyle yapılan inşaatlar, kısa sürede bitiveriyordu. Hele iklim gayet yumuşak, kum da kolay bulunur olduktan sonra…

Denizciler Sitesi de bunlardan biriydi, üstelik kent merkezine yakınlığından da anlaşılacağı üzere, ilklerinden biri. Gerçi, eskiden bataklık olan bir arazi üzerine kurulmuştu; sınır duvarının hemen ötesindeki sazlıklar her rüzgarda salınır, az ötedeki bostanda küçük ölçekli el tarımı bile yapılırdı. Buna karşın, hayli büyüktü site, on beş yirmi blok kadar vardı. Bir kuaförü ve bir bakkalı bile vardı.

Yaşlı bir kadın işletirdi bakkalı. Eşi rahmetli olduktan sonra satışa çıkarmıştı ama, alıcı çıkmamış yahut fiyatta anlaşamamışdı. Gerçi, eşinden kalan emekli astsubay aylığı bile yeterdi ona Çanakkale gibi bir yerde yaşamak için. Çanakkale zaten emekli beldesiydi. Ama, “satsan satılmaz, atsan atılmaz”. Üstelik de bir tür eğlencelikti. “—Ne yapçam evde tek başıma oturup.” derdi. Ev dediği, hemen arkadaki daireydi ve aradaki duvar yıkılıp açılan kapıdan gelip giderdi bakkala, daha doğrusu girip çıkardı.

Tam karşıdaki bloğun giriş katında ise yalnız bir adam yaşardı. O da astsubay emeklisiydi. Çanakkale ilk görev yeriydi ve ön çavuşluğunda, o zamanki aylığından ödediği taksitlerle sahip olmuştu bu daireye. Sonra da Çanakkale’nin yerlilerinden bir kızla evlenmiş, üç beş aya kalmadan da tayini çıkınca kiraya verilmişti daire.

Gel zaman git zaman, üç buçuk dört yıl kadar önce daire boşalıp da boş kalınca bakkala soran çok olmuştu, acaba kiralık mı diye. Sitedekilerden hiç kimse bilmiyordu, dairenin niçin boş kaldığını, yahut yeniden kiraya verilecek olup olmadığını. Herhangi bir ilan, yazı falan da yoktu, dairenin herhangi bir yerinde.

Bir sabah baktılar ki, perdeler çekilmiş daireye. Öğleye doğru da evsahibi balkona çıkmıştı. Kendisi, tek başına temizliyordu daireyi. Sonra da boya badana geldi, bütün işleri tek başına yaptı adam.

Yemeğini içeceğini, orduevinde yedi içti hemen her akşam, ama kıyıdaki köşedeki masaların birinde ve tek başına.

Pek konuşmazdı kimseyle, aradabir site sakinlerinden birileriyle kordonda dolaştığı, yahut kahvelerde tavla falan oynadığı olurdu. Ama fazla görünmezdi ortalıkta. Evinde otururdu. Balkonda açan uydu antenine bakılırsa, televizyon izleyerek geçirirdi zamanın çoğunu.

Önceleri, ev erkânını sonra gelecek sandılar. Ama günler geçti, hane nüfusunda artış olmadı. Sadece ekmek ve gazete aldığı bakkal kadınla, o da iki üç kelâm ettikleri oldu, ama bunların hiçbiri konuşulmadı. Erkek erkeğe sorulacak şey değildi “—Yenge nerede, ne yapıyor?” gibilerden şeyler. Böyle şeyleri kadınlar da soracak değildi. Bu yüzden çeşitli dedikodular çıktı adam hakkında. Eşi vefat etmiş olsa, çocuklar nerede? Belki de hiç çocukları olmamıştı Çanakkale’den ayrıldıklarından sonra. Belki de boşanmışlardı. Kadın mı terk etmişti acaba? Öyle ise, niçin ki?…

Dediler ki, “Baş göz ediverelim hayrına, sevaptır.” Ama ya bir fenalığı varsa adamın. Öyle ezbere de iş yapılmaz ki canım. Bir öğrenmek lazım ne olmuş ne bitmiş. Aslında dertleri tasaları, bekar dul erkek komşu istemiyorlardı sitede. Ne kadınlar, ne de erkekler…

Dahası, adam da gün geçtikçe zayıflıyor, eriyip süzülüyordu adeta. Önce avurtları çöktü. Yahut, yeni bıraktığı bıyık yüzünden öyle algılandı. “—Bekar adam ne yapsın? Ya içki içer ya sigara.” dediler. Bütün işreti, orduevinde yeyip içtiğinden ibaretti. Bakkaldan da ekmek gazete dışında, içki sigara falan aldığı yoktu; öyle gece geç saatlere dek lambasının yandığı da. Kat komşularının dediğine bakılırsa, kapıya çıkardığı çöp poşetinden de şişe sesi geliyor değildi doğrusu, hakkını yememek lâzım adamın.

Bir sabah bakkal kadın, “—Nedir bu halin. Biraz yiyip içesin. Zayıflıktan çöpe dönmüşün. Bir daha gördüğümüzde, ruh olup uçacaksın.” diye çıkışıverdi alenen. Adam, şaşırmadı değil, şaşırdı. Site kooperatifi kurulurken de, toplantılar ve sonraki tapu işlemleri ve sair sırasında da, eşi henüz vefat etmiş bu kadına çok yardımı dokunmuştu gençliğinde. O yüzden şefkatli bir anne azarı yemiş gibi hissetti. Gülümsedi bile belki de. “—Evde yemek yapanım yok ki, nasıl şişmanlayayım.” dedi. “—E be, uğrayasın o zaman saat on gibi, çorba çıkarayım sana.” dedi kadın. “—E, o zaman evlensene benimle.” dedi adam. “—Ben gelirim de sen alman ki.” dedi kadın. “—Alırım.” dedi  adam ve bir hafta sonra evlendiler.

Adam, evini sattı, kadının evine taşındı. Sabahları ve geceleri, adam durdu bakkalda. Öğlenleri kayıkla balığa çıktı. Hırları gürleri duyulmadı. Kadının hamile kaldığı ama ne olur ne olmaz diye çocuğu aldırdıkları dedikodusu bile çıktı…

Bir yanıt yazın