ERGUVAN

ERGUVAN

 

Dün gece hiç uyumadım bebek,

izlemek için senin nasıl uyuduğunu

gözümü kırpmadım sabaha dek.

Saçın nasıl da parlıyordu tel tel

ışığında kırmızı gece lambasının

herbir telini elime alıp okşadım, kokladım, ovuşturdum tek tek.

 

Ama bilemeyeceksin sen bunları,

atacağım dün geceyi de bilinmediklerin dağarcığına

bu satırları da asla göremeyeceksin.

Çünkü, tümüyle kendime bağışladım dün geceyi.

 

Kırmızı nasıl vahşetin, olağandışılığın ve şehvetin rengiyse

Siyah da o kadar işaretidir bilin-e-mezliğin.

İşte bu yüzden sevdim saçının rengini;

bireşimiydi kırmızı ile siyahın

ve o zaman kavradım ihtişamını erguvanın.

 

Bilirim elbet, erguvanın rengi olduğunu Antik Ege’li

soyluların giydiği elbiselerin

ve hatta denir ki, İsa’ya da giydirilmişti

çarmıha gerildiği gün, sırf alay ve aşağılama olsun diye.

 

Ama, bütün bunlardan bana ne!

Her ne olmuşsa olmuş yüzyıllar önce

Hoş, yüzyıllar öncesinde geçtiği bugün anlatılan olayların gerçekliği de hayli şüpheli bana göre,

varsan şimdi varsın; geçmiş(te) yok(sun) gelecek(de) olmayacak(sın).

 

Dolayısıyla, geçmiş de olmayacak seninle birlikte gelecek de, ileride.

Bu demektir ki, hiçbirşey olmayacak ve olmadı geçmişte.

Her ne oluyorsa şimdi oluyor bebek!

 

Sen halâ uyuyorsun ve simsiyah saçların erguvan renginde görünüyor kırmızı gece lâmbasının ışığı altında.

Hepsi hepsi bu ve özeti, olmadığı geçmişin de geleceğin de…

 

 

Sen bilmezsin büyük bir ihtimalle

tenin baştan aşağı bembeyazdı dün gece,

dokunmaya çekindim tenine inanır mısın?

Oysa, ne denli çok istemiştim sana dokunmayı.

Evet, saçına dokundum ama dokun-a-madım tenine.

Belki bir ayrıntı; saçınla tenin aynı değil bebek

Tenin, seni tarif eder ama saçın değişebilir; meselâ, bir siyah olur gün ışığı, bir erguvan kırmızı gece lâmbası altında.

 

Haziran 2012 Ankara

Bir yanıt yazın