Gezi

Üç buçuk dört ay kadar olmuştu Çanakkale’deki birliğine atanalı. Kışın o kara kasvetli, soğuk gecelerin birinde irice iki valiziyle otobüsten indiğinde “—Ne işim var benim burada.” diye geçmişti aklından. Hatırladıkça hep düşünürdü; o bir tür önsezi miydi acaba, yoksa bir tür kendini şartlama mı? Gerçekten de, aradan geçen bunca süre içinde yapacak hemen hiçbirşey bulamamıştı, vazife dışında.

Akşam olup da mesai bitince, içinde bir boşluk doğar, ne yapacağını bilemez, ama servis aracına da binmek içinden gelmezdi. Başkaları neşeyle dönerdi eve. Araçtaki bağıra çağıra konuşmalardan başı şişerdi. Onun çocuğunun ayakkabısının fiyongu, bununkinin karısının teyze kızının hafta sonundaki düğünü…

Bu yüzden yürüyerek gidip gelmeyi tercih ederdi işten eve. Evi uzakta kiralamakla akıllılık etmişti, yürürken hoşça vakit geçiriyordu hiç değilse. Gerçi ev hayli uzaktaydı, çünkü kirası düşüktü. Ama, git git bitmiyordu yol. Hemen her zamanki bulutlar yüzünden ne yıldızlar görünüyordu ne Ay. Yolun eğlencesi, yol boyunda rastladığı kişi ve onların çevresindeki olaylardan kaynaklanıyordu. Fırıncı mesela, hep çalışıyor, hamur yoğuruyor yahut ekmekleri fırına veriyor oluyordu. Çırağı, kalfası da yoktu. Niye acaba? Belki de onun geçtiği sabah erken yahut gece geç saatlere kalmıyorlardı işte. Az ileride, yokuşun bitimine doğru, çok köpekli bir ev vardı. Sakallı, kavanoz dibi gözlüklü bir dedeyi görürdü sabah akşam beyaz uzun donu, entarisi ve üzerindeki kırçıllı yeleğiyle köpeklerin başında. Dede, konuşurdu köpeklerle, arkadaşmışcasına. İnce tiz sesi, uzaktan duyulur; hayli uzaklaşana dek de gelirdi arkadan arkadan. Yol uzadıkça, evler arası seyrelir, kat sayısı azalır, kalitesi düşerdi inşaatların. Artık yeni yapılmaya başlanmış, henüz bitmemiş evler göründüğünde, adamın içindeki sıkıntı daha da büyürdü. “—Ne yapacağım şimdi evde?”

Çoğunlukla yaptığı ise, televizyonu açıp ocağa su koymaktı. Bir bilemedin iki bardak çay içene dek, sızıp kalırdı sedirin köşesinde. Televizyonu sabah kapatıp, aynı yola yokuş aşağı düştüğü çok olmuştur.

Sabahleyin de, bir önceki akşamın filmini tersten seyrediyormuş gibi gelirdi. Akşam alacasının yerini sabah alacası almış olarak tek farkla. Renkler biraz daha belirgindir, hepsi o kadar.

Deniz kıyısındaki sitelerden birinde tutmuş olsaydı evi, hayat biraz daha eğlenceli olurdu belki. Canı sıkıldığında kordonda bir iki tur atar, oraya buraya uğrardı. Ama kiraları ateş pahası. Olsun; eve girip çıkarken bir iki de kız görürdü. Komşular falan araya girip, baş göz ediverirlerdi. Ne de olsa, kapı gibi mesleği vardı. Kim vermek istemez kızını böyle birine?

Neyse ki, günler birbirini kovalamış; bahar, ardından yaz gelmiş; baharda usuldan usul canlanmaya başlayan Çanakkale, yazın iyice hareketlenmişti. İskele meydanında vapur kuyruğu bekleyen araçlar taa heykelin oraya dek uzamış; birçok giyim, hediyelik eşya dükkânı, büfe açılmış; hele Cumartesi Pazarları Şehitlikleri ziyarete gidip gelenlerden kahvelerde oturacak yer bulunmaz olmuştu. Çanakkale’de havanın iyi olduğunun en göze çarpan belirtisi kordonun kalabalığıdır. Birazcık rüzgâr kesilip Güneş kendini göstermeyegörsün, kordonboyu anında tıklım tıklım olur. Gelsin kolları geride bağlayıp adımlamalar, gitsin kahvelerde çaylar, çitlensin çiğdem dedikleri ayçiçeği çekirdekleri. Orada burada belediyenin kibar kibar levhaları: “Çiğdem kabuklarınızı etrafınıza atmayınız. BELEDİYE”

Havaların düzelmeye başladığının bir başka belirtisi de resmi dairelerde, özellikle de öğleden sonraları memur bulmanın güçlüğüdür. Çoğu balıktadır çünkü, ya tek başına yahut bir iki arkadaşla. Ya kayıkla yahut oltayla. Bir kısmı zaten kordonboyundadır, ya kahvehanelerde yahut voltada. Kış günleri o denli bunaltıcıdır işte. Yazın burnunu görüveren ya denize atar kendini yahut kordona. Bir de yazlıkçılar vardır; o yüzden, fatura yatırmaya falan öğleden sonraya kaldıysanız yandınız demektir. Kuyruğun ucunu, bina içinde bir iki koridor dolaşmadan bulamazsınız. Yazlıkçılar da, çevredeki sahil beldelerinden birindeki evlerine parça bölük eşya taşıyorlardır; kendi otoları yoksa, taksiyle minübüsle. Bir iki hafta sürer artık…

Bütün bunlara rağmen ve en azından kışın o kara kasvetli, uğultulu rüzgârlı, boz bulanık ve çok daha önemlisi genizleri ciğerleri acı acı yakan ucuz Biga ve Çan kömürü dumanından kurtulmuş olmak bile sevindirir mutlu eder insanı, hele ki dışarlıklıları, yaşam sevinci kaplar. Çiçeklerle bir olup açmak istersiniz, meltemlerle bir olup esmek, martılarla bir olup uçmak istersiniz. Denemeye biraz cesareti olan, bütün bunları yapabilir de.

“—Saçmalamaya başladın.” dedi kendi kendine. Bilgisayarda hesaplamaya çalıştığı kantin bütçesi açık vermişti. Oysa az önce elle topladığında doğru sonuç çıkarmıştı. Günlük masraf belli, gelir belli. Düş masrafı gelirden, kazanç hanesindeki sayı kasadaki parayla aynıydı. E, o zaman bilgisayar niçin yanlış sonuç vermişti? “—Üfff, sil baştan.” Birlikteki kantinden o sorumluydu, kantin çavuşuydu ve her akşam, kantin kapandıktan sonra gelir gider tablosu hazırlayıp komutana imzalatmak ve sonra da klasöre yerleştirmekle yükümlüydü. Bu kez kantin kapanmış ama tablo denk çıkmamıştı. “—Kafayı yiycem.” dedi. Arada bir konuşurdu böyle, kendi kendine. Küçücük, beyaz badanası dökük bir odada tek başınaysa; odanın tek penceresi varsa, o da bahçe duvarına bakıyorsa; siyah masanın kırık bacağı altına takoz konmuşsa, demir bir iskemlede oturuyorsa. Bilgisayar da doğru sonuç vermiyorsa… “—Şeytan çarp kapıyı çık diyor valla.” Dışarıda hava mis gibi, iskele de epey kalabalıktır şimdi. Demeye kalmadı, telefon çaldı. Er künye saydı. Telefondaki ses, “—Başçavuşum emretti, evrağa tarih numara vermesin yarın imzalıycam dedi.” dedi…

İşte o akşam, servis araçlarının motor sesini işitmenin keyfine doyum olmadı. Motorların tek tek çalıştırılması, bir süre boşta vın vın inlemeleri, ardından teker teker uzaklaşmaları… Pek keyifliydi vallahi. Gürültülü konuşanların sesinden kim olduğunu çıkarmaya çalıştı. O an kimin ne yaptığını, kime nasıl bakarak konuştuğunu göz önüne getirme oyunu da oynadı bir süre. Sonra kalktı, her akşamki gibi kantin deposunda üstünü değişti, ama bu kez yukarı değil aşağı, iskeleye doğru yürüdü. Donanma kahvesinin oralardan döndü, geldi, ‘İbraamın kaave’ye oturdu. Bacaklarını şöyle bir gerdi, ayıp olmasa sandalyenin üstüne atacaktı. Hah işte iskelenin oralardaydı, sonunda inmişti kordona. Kendine ağır gelmeye başladı. İyice gevşedi, pelteleşti.

İnsanlar geldi önünden, insanlar geçti, kulağına bölük pörçük konuşmalar takıldı. İnsan istemediği zaman kulağını kapayabilmeliydi. Mecbur muydu yani o konuşmaları işitmeye onca konuyla ister istemez ilgilenmeye. Vapurlar gitti vapurlar geldi, ‘kaave’ye yeni oturanlar oldu, oturanlardan kalkanlar oldu. Garson geldi, çay söyledi. Az çapraz ileride, Subay Orduevi’nin önlerinde demirlemiş bir tekne vardı, teknede de kızlı erkekli bir grup. Bir de bir astsubay vardı, beyaz üniformasından belli. Teknedekilerden biri suya atladı. Hem yüzüyor hem teknenin kıçındakilerle konuşuyordu. Kulaç atıyor, bacak çırpıyor ama hiç ilerlemiyordu. “—Vay canına, akıntı bu kadar güçlü demek.” Garson çocuk “—Buyrun?” dedi; o ise, teşekkür etti, bardağı önüne çekti, içine tek şeker attı. Biraz karıştırdı, bıraktı. Akşama dek oturdu orada. Karşı dağlara yaslanıp da göze dik dik gelen Güneş olmasa, daha ne zamana dek oturacaktı kim bilir…

“—Yok, böyle olmayacak.” dedi, “Çürüyorum burada.” Yarın Cuma’ydı. Sorup soruşturacak, hafta sonu için farklı, değişik bir şeyler yapmaya çalışacaktı. Öyle de yaptı. Ertesi gün, bilgisayar hatasını buldu; bir iki sayıyı yanlış girmişti, toplama işareti yerine çıkarma işareti tuşuna basmıştı ve saire. İmzalattı evrağı klasöre kaldırdı. O günkü hesabı da doğru çıktı. Öğlen yemeği sırasında olsun, kantine gelenlere olsun, hafta sonu için ne yapması gerektiğini sormuş; birbirinden türlü çeşitli fikirler almıştı. Ama o, en çok karşı kıyıdaki askeriyeye ait Barbaros tesislerine gidip denize girmeyi beğendi. Hem motora da binmiş olacaktı, iyi olurdu…

Sabah olunca, bir iki lokma atıştırıp, çantasını hazırlamaya koyuldu; havlusunu, şampuanını, mayosunu yerleştirdi. Yola çıktı. Köpekli evde telaş vardı, Köpekler huzursuz, bahçe kalabalıktı. Yokuş aşağı hızlandı. Fırın kapalıydı. “Hafta sonları tatil yapıyormuş demek.” diye düşündü, sırf bunun doğru olup olmadığını anlamak için bir iki Cumartesi daha oradan geçmeliydi…

Kargacık burgacık sokaklarda bir sağa, bir sola dönerek indi kordona. Motorlar, biraz daha ileriden, Donanma kahvesinin oralardan kalkıyordu. Bir yerlerde oturup bir sabah çayı içse miydi acaba? Boş ver, Barbaros’ta içer. Onca para mı verilirmiş çaya…

Zıpladı bindi motora, üst tarafa çıktı. Gölge diye Ege’ye bakan yana oturmuştu. Gemileri, henüz silueti görünen adayı seyretti. Aklına geldi, kaptı çantasını öte yana geçti. Yolda fark etmemişti, geçen günkü tekne neredeydi acaba? Gözleriyle taradı, bulamadı. Uzaklara baktı, evini hiç değilse mahallesini bulmaya çalışırken aklına geldi birden. Dona kaldı. Yeni anlamıştı. Yutkunamadı. Köpekli evin dedesi vefat etmiş olmalıydı. Yoksa, onca kalabalık niçin biriksin evde sabah sabah…

Çöktü… Bir yakınını, tanışını, bir hısımını akrabasını kaybetmiş gibiydi. Üzüldü, hem de nasıl. Merdivenden yuvarlanıp düşmüş gibiydi. Zaten her zaman asık olan suratının iyice sarktığını hissetti. İçten içe titriyordu. Çevresindeki insanlara baktı, dedenin vefatını söylemek istedi. Ah, ne olur birisi bir baksa. Ama, ondan yana bakan olmadı. Herkes dışarı bakıyor, manzara seyrediyordu. Derken, geminin motoru çalıştı. Aşağıda bir tek yer kalmıştı. Bir motosikletli geldi, park etti. O sayılmazdı. Kenara aldılar. Bir kamyonet geldi. Köprü-kapak kaldırıldı. Gaz verildi, gemi ayrıldı iskeleden. İskeledekiler, evler büyük bir hızla geride kalıyordu. Ama orada, hiçbir şey hareket etmiyor, daha doğrusu hareket edip etmediği belli olmuyordu. Bir anda donmuş kalmıştı her şey. Hayret!… Küçük gemi, alçala yüksele kayıp gidiyordu.

Üşüdüğünü, ürperdiğini hissetti içeri geçti. Kış yolculuklarında kullanılan bölümde oturdu tek başına. Baktığı her yerde, iskelenin uzaklaşması gitmiyordu gözlerinin önünden. Daha önce sivilken de binmişti gemiye, vapura. Öğrenciyken de güverte talimi çok yapmıştı. Ama hiç fark etmemişti az önce fark ettiğini. Bu motor hızlı gidiyordu da ondan mıydı?… Herhalde ondandı.

Motor iskeleye vurunca, irkildi. Toparlandı. Üzerinde ağır bir yük vardı, taş taşıyordu sanki. Kalktı. İstemeye istemeye, ayaklarını sürüye sürüye çıktı oaradan merdivene yöneldi. Hemen herkes inmişti, yeni araçlar bile binmeye başlamıştı Kilitbahir’den. Tarife göre sola yürümesi gerekiyordu, Ama gerek kalmamıştı tarife, bir iki dışında herkes zaten sola gidiyordu. Aceleleri varmış gibi hızlı hızlı.

Elindeki çantayı sallaya sallaya, önüne baka baka yürüdü…

O gün sıkıntılı, tam kötü sayılmaz ama güzel de sayılamayacak bir gün geçirdi Barbaros’da. Önce bir boş çay içti. Sonra sucuklu kaşarlı sandviçlerle kahvaltı yaptı. Denize girdi, iskeleden atladı, su altından bakalım kaç metre gidecek diye kendini sınadı, o arada kıyıdaki kızlara caka sattı. Çıktı kurulandı, yeniden girdi ve saire. Ama, aklına hep gelip durdu dedenin vefatı. Ona neydi oysa; bir yakını hısmı değildi, bir akrabası değildi. O halde ne oluyordu öyle, tanımadığı, adını huyunu suyunu bile bilmediği birisi için bu denli üzülmek? Gelgelelim içinden de atamıyordu; buna ne demeli?

Akşam yemeğini de orada yedi, bol bol bira içti. Her şey sudan ucuzdu nasıl olsa… Hava kararmadan da, oflaya puflaya çantasını vurdu sırtına çıktı. Dönüş yolu aynı yol değildi sanki, epey uzamıştı.

Motora bindiğinde doğru kışlık bölüme çıktı. Yine oturdu tek başına ve çevresine bakmadan. Hiçbir yere bakmadan. Eğdi başını, aldı elleri arasına. Cesareti yoktu, motor ayrılırken sahile bakmaya. Pabuçlarına baktı uzun uzun, bağcıklarıyla oynadı. Bu motor da iskeleye vurdu…

Toparlandı, çıktı dışarıya. Dışarısı bıraktığı gibiydi. Her şey. Gelen giden insanlar, simitçiler çekirdekçiler, binalar duvarlar, her şey aynıydı. Sanki hep oradaydı. Hep oradaymış, oradan hiçbir yere gitmemiş ve gelmemiş gibi hissetti kendini. İyice bakındı çevresine. Akşam vakti iyice yaklaşmıştı demek; gökyüzü koyulaşmaya, bulutlar kızıllaşmaya başlamıştı.

Böyle bir dünyada üzüntü, elem, keder olamazdı. Yoktu da zaten. Ölümün olduğu bir dünyada insanlar böyle mi yapar, böyle mi yaşardı? Şunların neşesine bak, hele çocukların!…

İşte o an müthiş bir sevinç doğdu içinde. Hafiflemişti. İpinden kopmuş bir uçan balon gibi hissediyordu kendini. Zıplasa, yükseliverecekti pes pembe bulutlar arasına. İleri hamle yapsa, bir çırpıda koşup uçuverecekti taa eve kadar…

Durdu, geri döndü ve koşmaya başladı. Öyle ya, o yanlış anlamıştı sabahki kalabalığı. Bahçede sünnet düğünü falan olmalıydı, yahut kına. Günlerden Cumartesi’ydi, “Tam günü işte.” Hem sal’a verildiğini de duymamıştı. Ama ezan vakti uyanık değildi ki. “Madem öyle, evden niçin Kur’an sesi gelmiyordu peki?” Evet evet, o yanlış anlamıştı herşeyi ve güzelim günü berbat olmuştu bu yüzden. Koşa koşa gitti, köşedeki dolmuşa yetişti.

Akşam vaktinin o ağırca kalabalığında, sallana sallana, dura kalka ilerledi minibüs. Yolcu aldı, yolcu indirdi; yavaşladı, hızlandı; durdu, kalktı…

Yokuş başına gelince heyecanı arttı. Nefesi sıklaştı, kalbi tıpır tıpır atmaya başladı. Gözünü dikmişti dedenin evine, fırının önünden geçerken bile akıl edip de bakmadı açık mı kapalı mı diye. “—Sağda, müsait bir yerde.” dedi. Evin bahçesinde üç beş çocuk vardı. Ama şoför indirmedi. Yokuşta durulur mu? Yokuşun tepesinde indi, hızlı hızlı geri geldi. Nefesini kontrol edemez haldeydi, kalbi küt küt atıyordu. Neyse ki, evden Kur’an sesi de gelmiyordu. Yaklaştı bahçe duvarına, “—Sünnet mi var burda?” dedi, köpeklerle oynaşan çocuklara. Birkaçı döndü baktı. Bir tanesi de, “—Yooo, bunun dedesi öldü.” dedi, merdiven başında oturanı gösterip…

Merdiven başındaki çocuk, “—O köpekler var ya. Onlar benim.” dedi. Başka konuşma olmadı…

Köpeklere baktı. Sonra yürüdü, hızla evine gitti. Akşama dek çıkmadı. Ertesi gün de…

Yıllık izin almak için dilekçe verdi, sonra vazgeçti, geri aldı. O yaz izin kullanmadı. O yokuştan da geçmedi hiç, fırının açık olup olmadığını da kontrol etmedi. Her gün askeri servisle gitti geldi… Kendi kendine konuştuğu da olmadı bir daha, “—Yapsam ne olacak, gitsem ne olacak.” gibi sözler sayılmazsa…

Rütbe alıp ön çavuşluktan çavuşluğa terfii ettiği Ağustos, tayini çıktı; bir Eylül akşamı ayrıldı Çanakkale’den, irice iki valizle…

Bir yanıt yazın