Gömlek

Hayli yapılıydı. Kısaca boyluydu ve omuzları boyu kadar genişti. Su Altı Taarruz timinde görevliydi, yahut aslında Su Altı Savunma timinde ve çevresine öyle diyerek hava atıyordu. Belki de sıradan bir askeri dalgıçtı sadece. Her neyse…

İlk görev yeri Mersin’di. Mersin’den gelmişti Çanakkale’ye. Orada evlenmiş ve orada boşanmıştı; bir çocuğuyla. Öyle anlatmıştı, herkese, maaşının yarısını nafaka olarak ödediğini söylerdi. İşte sonra, kafa dinlemek için uzak bir yere tayin istemiş, İstanbul yahut Gölcük umarken Çanakkale çıkmış kısmetine.

Bir keresinde motoru bozulan bir tekneyi, suya atlayıp iterek kıyıya getirmişti. Gerçi tekne uzakta değil, Subay Orduevi’nin hemencecik önünde demirliydi ve kim olsa canını dişine takar, tüm kordon boyuna nam olsun şan olsun diye aynı işi yapardı. Yapmasına herkes yapardı belki, ama bir tek o yapmıştı ve bu yüzden tüm Çanakkale’ye değilse bile, o gün kordonda bulunanlar arasında nam salmış, şöhret kazanmıştı.

Gel gelelim bu tür olaylar her gün çıkmıyor ki. Bu yüzden Çanakkale gibi kasaba irisi bir yerde canı sıkılmıyor değilmiş doğrusu, sıkılıyormuş. Hele günlük dalış talimleri de olmasa; var ya, sıkıntıdan patlamamak mümkün değilmiş.

Hayli çapkındı da kerata; liseli üniversiteli genç kızlar, asistanlar, bekâr dul öğretmenler, arkadaş eşleri hiç düşmezdi dilinden. Çok geçmeden âşık oldu ama… Hem de sırılsıklam derler ya, ondan da beter. Her akşam mesaiden kaytarıp erken çık, koşa koşa git, çiçekçiden bir düzine kırmızı gül al; oradan yine koşa koşa git Gümrük Muhafaza’nın önünde dimdik dikil, mesai bitimine dek haz’rolda bekle. Tüm sahil boyu erkânının, balıkçıların, kahvecilerin, simitçisinden tombalacısına dek tüm seyyar satıcıların dilindeydi.

Neyse ki kadın çabuk tav olmuştu, birkaç gün sonra, akşam yemeğe çıktılar. Yalova Restoran tadil edilmekteydi o sıralar. Ama üst katını, o akşama özel biraz derleyip toparlayarak o tek masanın şerefine servise açtılar. Mum ışığında yenen o ilk akşam yemeğinden sonra da… Her neyse.

Kadın da duldu. Ortaokuldan liseye (o zamanlar üç yıllık ortaokullar vardı) o yıl geçecek olan oğluyla birlikte yaşıyordu. Uzunca zamandır hem de. İşin tuhafı, kadın da Mersinli’ydi ve evdeki huzursuzluk yüzünden, gizlice tayinini istemiş ve bu bahaneyle, (zengin diye biraz da baskıyla evlendirildiği) çiftçi olan eşini terk etmişti. Adamın da çiftini çubuğunu, narenciye bahçelerini bırakıp kadının ardına düşecek hali yoktu doğrusu. Hemen boşanma davası açmış ve kadının katılmadığı ilk duruşmada tek celsede boşanıvermiş. Ayı dolmadan da, yan bağın sahibinin kızıyla kıymış nikâhı. Gerçi, eşlerin her ikisinin de katılıp mahkemede bizzat boşanma isteğini belirtmeleri gerekiyormuş, kadın temyize başvurmayınca boşanma kararı kesinlik kazanmış.

Bütün bunlar, bizim SAS yahut SALT veyahut en azından askeri dalgıç kahramanımıza bakılırsa, gayet hayrlı işaretlerdi ve bu işin sonu iyiye varacaktı. İlkbahar boyunca, öyle idi gerçekten. Kahramanımız, kadının evine taşındı ilk iş olarak. Ne de olsa, ortaokulu bitirip liseye geçmek üzere ve bıyıkları çoktandır terlemeye başlamış olan delikanlının bir babaya ihtiyacı vardı her şeyden önce. Tek tük zayıf not aldığı derslerle ilgili olarak, gidip müdüründen öğretmenlerine dek lüzumlu herkesle konuşarak, karneye zayıf gelmesini engellemeye çalıştı. Beşte dört oranında başarılı da oldu. Bu durum (yeni) baba ve (yeni) oğul arasında sıcak ilişkilerin doğmasına yol açtı elbet. Oğlan da annesi de gurur duydu, göğüsleri kabardı. Lâkin, balıkçısından kahvecisine, simitçisinden tombalacısına dek sahil boyu erkânı hayıflandı, çık çıklandı durdu: Sen kendi öz evladını boşver, git başkasının oğluna babalık et. Görülmüş şey değildi…

İşte ne olduysa, kısacık ilkbaharın bir iki haftada bitip birden bire yaza girilmesiyle oldu. Kim bilir, belki de kordon boyu esnafının hayr duasının alınmamış olmasındandı: Haziran’ın ilk haftasında ayrıldılar. Bir gece yarısı, bizim kahraman gerisin geri evine daha doğrusu lojmanına taşıdı eşyalarını.

Kadının anlattıklarına bakılırsa, kadın haklıydı. Hem de sonuna kadar. Adamın gözü zaten dışarıdaydı. Adam, yani bizim kahraman, bir süredir mesaiden kaytarıp erken çıkmasına rağmen kadını iş çıkışı almaya yahut doğrudan eve değil, taa karşı kıyıdaki Barbaros Tesisleri’nde denize girmeye gidiyordu. Belli ki, bulmuştu yine bir liseli, yahut bir başçavuş kızı, veyahut ne bilsindi işte. Onun peşini mi kovalayacaktı bir de şu kısacık ömürde hiçbir şeyi dert tasa edecek hali yoktu. Olsaydı zaten, ilk kocasını terk etmezdi…

Yine de mutedil olmalı. Her şeyin aslını astarını bir güzelce öğrenmeden böyle ezbere konuşmamak lâzımdı. Keskin sirke küpüne zarardı, öfkeyle kalkan zararla otururdu ve benzer ne kadar Atasözü varsa söylendi kadına, nasihatlar öğütler verildi. Ne mâlum, belki de gizli bir görev verilmişti ve o yüzden gidiyordu adam Barbaros Tesisleri’ne. “—Ona mı gizli görev!? Pöh!… Başçavuşun eşeğini bile teslim etmezler ayol.” diye kendini savunurdu kadın.

İşin aslı da astarı da hayli farklıydı, bir gece ve bir içki masasında ve sadece bir kereliğine anlattığına göre adam bir gün arkadaşlarından kopmamak maksadıyla ve tamamen bir rastlantı sonucu olarak onlara katılarak gitmişti Barbaros Tesisleri’ne. Onlar, “—Komutanı atlatırsın ama, yengeden izin alamazsın. Çatal yürek lâzım oğlum.” demişler, bu sözlerin altında kalıp matara olmaktan, rezil olmaktansa; hatundan papara yemek evladır diye katılmıştı arkadaşlarına felekten bir akşam hadi bilemedin, bir gece çalmak maksadıyla. Hem de öyle, söylendiği sanıldığı gibi birkaç saatliğine kaçamak maksadıyla falan değil; aslanlar gibi, midye dolma eşliğinde biralamak için. (Yasa gereği alkolün zararlı olduğunu anımsatalım.)

Her şeyden önce, midye işi ince iştir ki her midyenin eti yenmez. Kum midyesi olacak illa. İskele midyesi olursa, demir emer tutunduğu iskeledeki yerden. Çok derinden de çıkarılmış olmayacak; yoksa deniz suyundaki tüm ağır metalleri emmiş olur ki, bunlar insan vücudundan atılamaz; insan ölene dek rahatsızlığını, ızdırabını çeker durur alimallah. Midyenin makbulü, akıntılı bir kum yamaçta yetişenidir, bunu da bizzat arayıp bulup çıkartmak gerekir. Asıl önemlisi ise, dolmasıdır. Dolma kötüyse, prinç kalitesizse ne anladım ben o midyeden, istiridyeden. O yüzden der ki, has midyecilerin düsturudur; “Midye kadın gibidir, iyisini buldun mu, hemen oracıkta … durmayacaksın neredeyse oraya gidip dalıp çıkartacaksın.”

O gün karşıya geçmişler ve kasalarla midye çıkarmışlardı Kilitbahir Kalesi önlerinden. Anaforlu akıntının şiddeti yüzünden oraya dalmak her babayiğidin harcı değildir elbet ve bu yüzden o midyelerin tadına doyum olmaz inatla. Hemen oracıkta, çiğ çiğ. İki de limon sıktın mı üstüne, değmeyin keyflere…

Ne ılıman meltem rüzgârlarının getirdiği binbir çiçek ve pıtırcık kokularını soluyup hissettikleri vardı, ne de gelip geçen boş tankerlerin vınlayıp durup volan hırıldamalarını. Bir kasa balıketine dolgun midyeyi, boş kabuklara dönüştürüvermişlerdi hemen oracıkta.

Kalanı da Barbaros tesislerine getirmişler, mutfağında pişirilsin, pilavla doldurulsun diye. Sonra gelsin buz biralar, gelsin sohbetlerin muhabbetlerin en alası, gelsin raam, gelsin işret. Zaman uçmuş gitmiş, kime ne gam. Bir daha mı gelinecek sanki bu hayata?… Allah aşkına… “—Hadi şerefe!…” “—Şerefe mirim! En kötü günümüz böyle olsun…”

Tam yedi kasa bira içmişler o gün, beş kişi… Sonra dönmüş ötekiler; nasıl olsa araba yook, trafik polisi derdi yook. Ama bizimki, bir arkadaşına rastlamış Mersin’den. Geleli beri henüz bir buçuk ay kadar olduğu için de karşılaşmamışlar önceden. Nasipten öte köy yok derler, o hesap işte. Kısmet o güneymiş belli ki.

“—Hiç değilse üç beş kelime sohbet etmem gerekirdi, tersi yakışıksız olurdu.” dediyse de, asıl maksadı apaçık belliydi; Mersin’den, oğlundan ve diğer aile efradından haber almaktı.

İyi bir âşık, tam bir Don Juan’dı bizimki; o hercümerç içinde bile cep telefonundan mesaj çekmeyi ihmal etmemişti sevgilisine. Dahası, bizzat arayıp konuşmuştu bile. Ama geç kalacağını ve hatta nerede, kimlerle birlikte olduğunu söylememiş… Akşam mesai çıkışına yetişeceğini sanıyormuş, yetişirmiş de normal koşullarda. Arkadaşları ayrıldıktan bir iki sonraki motora binmiş olsaymış, problem çıkmayacakmış. Ama o öyle yapamamış tabii. Sohbet uzamış, yeni biralar açılmış. Eh, midye dolma da varmış. Boğaz midyesi bu, bir olur mu Mersin midyesiyle?! Konuşmuşlar dereden tepeden düzden, Mersin’den. “Yaramaz bir durum yok.”muş. Yeniden kurulan sofrada bir tepsiye yakın midye daha yemişler üçü, o ve arkadaşı ile eşi, bu son fasılda. İçilen biralar da ona göre. Tutmuş denize girmiş bir de, hararet bastığı için. “Saate baktım, daha epeyce var. Denize girip, duşumu alıp hemen ayrılacaktım oradan. Ayrılsaydım, programım aksamayacak rahat rahat yetişecektim Gümrük Muhafaza’ya.” Belli ki, sık sık yaparmış böyle kaçamaklar…

“—İndik sahile. Biraz kum futbolu oynadık. Herkesin üstü çıplak bir bizimki gömlekli. Sırıl sıklam terledi, yine de çıkarmadı üstündeki beyaz gömleği. Eh olur a insanlar çeşit çeşit. Ben de aldırmamış daha doğrusu fark etmemiştim bile başta. Sonradan anladım her şeyi…

Top faslı bitti, çıktık iskeleye. Ben atladım, eşi atladı, bekliyorum gömleğini çıkartsın diye. Eh, gömlekle de denize girecek değil herhalde. Baktım, ı-ııh. Çıkarmadı. Uçlarını mayo içine iyice yerleştirip öylece, çivileme atladı denize. Haydaaaa… Ne bu şimdi?…

Tesettür desem, mümkün değil askeriyede, olmaz. Unutmuş desem, az sonra çıkartır o halde.

Saate baktım, hâlâ vakit var. Dur şu işi bir anlayayım dedim kendi kendime, yanlış insansa, sakıncalı bir durum varsa boşuna görüşmeyeyim, birlikte görünmeyeyim çevrede.

Denize girmek, bir iki kulaç atmak iyi geldi; hararetimi kesmişti. Baktım adam, gömlekle duş alıyor. “—Sizin evde çamaşır yıkanmaz mı komutan? Çamaşırlarınızı üstünüzde getirip denizde mi yıkarsınız böyle?” diye bir takılayım dedim. Cevap vermedi, kem küm etti.

Eh, benim de ayrılma vaktim gelmişti. Ama orada bırakıp gitsem konuyu, aklıma takılır biliyorum kendimi yerim öğrenemezsem. Bir daha da nerede bulup soracam. Hem sorulmaz ki, böyle şeyler. O yüzden biraz daha kalayım dedim. Mazeret mi yok hatuna, motor arızalandı kaldık deniz ortasında falan derim. Kim ölmüş yalandan…

Şimdi düşünüyorum da, iyi ki de kalmış, sırrın cevabını öğrenmişim o akşam. Daha geç olmadan…”

Şehir Kulubü’nde bu sohbetin geçtiği masadan birisi, belli etmeden garsona işaret etti, “rakı getirme artık” gibilerden, belli ki kapasite dolmak üzereydi. Bir maraza falan çıkmadan kalksalar iyi olacaktı. Sohbet artık monologa dönüşmüştü, anlatan çevresine bakmadan ardı ardı ardına konuşuyor, daldan dala atlıyordu. Konu dağılmak üzereydi. Sesi de iyiden iyiye çatallaşmış, genizden derinlerden çıkmaya başlamışsa, “Dur, içme artık!” deme zamanı gelmiş demekti. Ama, bizimkinin bütün bunları görüp, fark edip kavrayacak hali yoktu. Baktı, önündeki bardak boş. Uzandı aldı bir başkasınınkini, fon dip, bitirdi tek yudumda.

“—Ne diyordum? Hah. Ben dedim, ayrılmadan birer kahve içelim diye. Oturduk bir kameriye altına. Direk sorsam, adam kaçacak yine. Sözü dolandırsam, bu sefer de çakacak vaziyeti. Kahveler geldi, ilk yudumları içmiştik ki, punduna getirip ben sıyırıverdim gömleği. Aman Tanrı’m!… Amman Tanrı’m o ne sırttı öyle.

Hay elim kırılaydı da açmasaydım gömleği. Hay yer yarılaydı da girseydim içine. Nasıl utandım ama nasıl… Sırt, o sırt…”

Uzandı aldı masadaki tüm bardakları, bir tanesinin içine döktü hepsini ve yutkunmadan, nefes almadan dikti…

Sonra kaldırdı başını masadakilere baktı tek tek. Gözleri kaymıştı. Kırpış kırpıştı, süzdü her birini. “—Siz hiçbiriniz görmemişinizdir böyle bir şey, asla yaşamamışsınızdır.” Yan masadakiler bile konuşmuyordu, o içki ortamında, konuşmak bir yana çıt çıkmıyordu…

“—Adamın sırtı, adamın sırtı… Kan revan içinde… Liğme liğme, çızık çızık… Allah’ım o nasıl sevişme… Her yanı… Kimi kabuk bağlamış, kimi yarı kanlı…”

Başını yeniden kaldırdı, dik dik öfkeyle baktı masadakilere. “—Hey yavrum hey! Boşa yaşıyoz hepimiz boşa!…” sonra döndü diğer masadakilere, kadınları atlayıp erkekleri işaret parmağıyla taradı tek tek… “—Sen de, sen de, sen de!…” En son göğsüne vurmaya başladı, “—Ben de, ben de, ben de… Ne ister erkek kadından? Salonda hamfendi, mutfakta aşçı, (…) değil mi? Ama gel gör ki, bizimki her yerde hamfendi. Soğan keser, nerdeyse özür dileyecek. Limon sıkacak salataya, ‘Af edersiniz, üzerinize biraz limon sıkabilir miyim acaba?’ Yeter be, yeter! Ben istemiyom öylesini, ben de istiyom çırmaklasın beni, eritsin, bitirsin. Gömlekle gir…”

Çoktan karga tulumba kaldırmışlardı masadan, kucaktayken söyledi o son sözleri. Sonra götürüp asfaltın öte yanından attılar denize. Ayılsın kendine gelsin diye. Kordonda yürüyenlerden kıkırdıyanlar, gülenler oldu.

Soğuk suyu yeyince kalktı dikildi suyun içinde. Ellerini bele dayayıp şöyle bir baktı. Sonra zıpladı çıktı asfalta. Hiç kimseye hiçbirşey söylemeden, ardında ıslak izler bıraka bıraka uzaklaştı aydınlık yolda, az sonra karanlığın içinde kayboldu. Bir daha da hiç görünmedi. Yeni cep telefonu almak için bile, İstanbul’a gittiği söylendi…

Bir yanıt yazın