Hiç ve Herşey 4      Harun Rızatepe

Hiç ve Herşey 4      Harun Rızatepe

ODTÜ Felsefe Bölümü’nün ilk “undergraduate course”unun 3 öğrencisinden biri bu satırların yazanı idi. Dersin kodu Phil 333 idi, 3 öğrencisi var idi (D. Çömez, E. Sayan ve bu fakir) ve dahi 3 hocası var idi (staff); Adnan Onart, Teo Grunberg ve Harun Rızatepe. Hani fotoğraf çekilirken “cheeese” veya “üçyüzotuzüüüüç” denir ya, o misal, şimdi o günleri anımsarken gülümsemeden edemem anıdaki 3 rakamının bolluğuna istinaden. Neyse, ODTÜ bitince 3 sayısının sihri de bozuldu. Zira, diğer iki öğrenci Fullbright bursu ile ABD’de lisans üstü yapmaya gittiler, bu fakir hiçbir sınava girmeyip bu topraklarda kaldı. Lise 3’de iken Teo Grunberg’in “Modern Mantık”ını ders kitabı olarak okumuş idi. Ama ODTÜ Felsefe Bölümü’nde ikinci doktorasına başladığında tez hocası ,Teo Bey talip olsa da o değil, Harun Bey olmuş idi. (Adnan Bey ABD’ye dönmüş idi.)

Rahmetliyi saygı, sevgi ve özlemle yâd ederken başlayıp da geliştirip yayımlayamadığı 12 Ciltlik Matematik Külliyatı olduğundan da söz etmeliyim, şu ünlü finansçı G. Soros’un doktora hocası Karl Popper’ın yazdığı Açık Toplum ve Düşmanları kitabının Mete Tunçay’la birlikte dilimize çevirenlerinden olduğundan da… Burada anışımın nedeni ise şu!

Camında “herşey var” yazan ama içinde “yok yok” olan hayâli dükkân ile yeniden mahkemeleşmekten kaçınamadım; hani, yenilen pehlivan misali… Bu kez gerekçem, daha önce niçin fark edemediğime hayli hayıflandığım bir husus idi. Bu kez, camdaki yazının açığını kesin kes bulmuştum. O dükkânda “herşey var” olamazdı! Nasıl olsun? Ne denli büyük olursa olsun hiçbir dükkânda “herşey var” olamazdı.

Görecektik bakalım, Nasreddin Hoca mı yaman bu fakir mi yaman!?

İple çektim dava gününü! Aynada birbirinden behûş sırıtışlı çehreler talim ettim. Ceplerime de birbirinden keskin sözler doldurdum! Nasreddin Hoca’yı bu kez mat edecektim ya hani.

Gelgelelim, dava günü gelip çattığında içeri girince ne göreyim? Kadı değişmiş! Kürsüde Harun hoca! Mili saniye sektirmeden girişti söze; ondan hiç feyz almamış mıyım, hiç birşey öğrenmemiş miyim? Daha neler, neler… Her birini yazmayayım da, sonuca yer kalsın.

Efendim, ilk evvel “herşey var” yazısı  “syntax” ve “semantic” açılarından tamamen doğru imiş.

“—E, tamam biz de biliyoruz doğru olduğunu. Ama davanın gerekçesi başka.” demek için ağzımı açmış idim ki tam, ağzını tabaktaki fincana doğru yaklaştırıp gayet höpürtülü bir yudum aldı kahvesinden. Söyleyeceklerimin boğazıma dizildiği yetmezmiş gibi o gülle benzeri kapkara göz bebekli bakışlarını dikti üstüme. Adımı ünledi!

—Camdaki “herşey var” yazısı bilinenin ilamı. Niçin anlamıyorsun?

İşte o zaman bir şimşek çaktı adeta ve dank etti kafama. Henüz kendimi toparlayamadan bomba atışları başladı ve sürdü.

—“herşey var” yerine, “hava var” yazsa, “toprak var” yazsa, hatta “bu yazının altında cam var” yazsa yine davacı olur muydun?

Kilitlenmiştim belli ki, sözcükler aklımdan geçiyor ama dilimden dökülüp sese dönüşmüyor dönüşemiyordu. Evet, evet, hepsi, herkes haklıydı. Ben de tam da o zaman kavradım. İçeriği ne olursa olsun, şeyler var ise “herşey var” demektir. Bu gerçek de bir dükkânın camına yazılmış işte. Bana ne oluyor ki?…

Yine yenilmiştim. Kös kös çıktım dışarı…

 

Devamı var: G. Frege ve B. Russell, naçizane

Bir yanıt yazın