Kaçış

Çanakkale’nin yerlisi köklü bir ailedendi. Karayağız ve hayli şişman ve tıknazdı. O kadar ki, kollarıyla havayı kulaçlaya kulaçlaya yürürdü. Gören, şöyle bir durup bakmadan yapamazdı, biraz da gülümserdi…

Çok akrabası vardı, sülalesi genişti. Onun bile üç karısı vardı, her birinden üçer beşer de çocuğu. Sayısını tam bilmezdi ki, gördüğü bile yoktu; ne ailesini akrabasını, ne de çoluğunu çocuğunu. “—Görüp ne yapayım, büyüyorlar işte. Aç değiller, açıkta değiller.” Çok geniş toprakları vardı, bir o kadar da han, hamam, dükkân, iş merkezi falan. Bunların da sayısını bilmezdi. Bütün yaptığı, hemen her akşam, çevresine topladığı arkadaşlarıyla bir yere gidip; yeyip, içip, şarkı söylemekti. Darbuka çalardı.

Gruptaki hemen herkesin arabası, teknesi, minibüsü vardı zaten. Bazen ona buna doluşurlardı, bazen şuna buna; ama her akşam mutlaka başka yerlere giderlerdi. Bazen Çardak’a, bazen Güzelyalı’ya; hava güzelse de karşı kıyıya. Hele bir de lodos yoksa; mutlaka deniz kıyısında mangal işi balık yaparlardı. Hele ki, zargana mevsimiyse… Balıklar temizlenmeden öyle bütün bütün atılırdı mangal üstüne, boklu kebap tabir ettikleri bu usül pişen balığın yanında içilen rakının şarabın keyfi hiçbir şeyde bulunamazdı doğrusu yoktu çünkü. Arkasından gelsin fasıl, sonra aksak kırık Çanakkale havaları; grubun yarısı çalıp söylerken, yarısı oynayıp eşlik ederdi diğerlerine. O arada da yenilip içilirdi işte. Gece yarısına doğru sohbet başlar, sonra da yerdeki yazgılara battaniyelere sarılıp uyuklamalar. Gece asla geri dönülmez, sabahleyin ortalık mutlaka derlenip toparlandıktan, çöpler muntazaman poşetlenip bagajlara, teknelere yerleştirildikten sonra kimileri bir de aç karnına birer kahve içtikten sonra düşülürdü gerisin geri yola. Saat zaten öğlen olmuş demektir ki, akşama ne kaldı şunun şurasında. Bir lokantada çorba neyim de içtikten sonra, bu akşam oraya mı gidelim, yok buraya gidelim konuşmaları başlardı. Hemen sonrasında da arabalara, minibüslere, teknelere yeniden doluşmacalar. Yer mi yok Çanakkale’de; bu kıyı yetmiş kilometre boğaz, öbür kıyı desen yetmiş kilometre boğaz. Manzaraya hâkim dağı tepesi de cabası…

Can mı dayanır bu hayata? Gerdan göbek desen, kocaman kocaman. Kolesterol, şeker desen yüksek yüksek. “—Niye zayıflayayım ki?” derdi. “—Zayıflamaya mı, yedim içtim o kadar.”

“—Allah’ın sopası yok ki, bir iki vursa şu hınzıra.” derdi kadınları. Üçü de birlikte aynı evde yaşarlardı, hır gür de çıkmazdı, çıkarmazlardı.

Derken, bir gece oynarken düşüp bayılıverdi. Neyse ki, yakınlarda Çardak’taydılar, tez elden yetiştirdiler hastaneye. Serum verip, iğne yapıp elektro şok uyguladılar da öyle geldi kendine. Gelir gelmez de darbukasını istedi. Yarım saate kalmadan, oğullarından biri bulup buluşturup getirdi. O da boş durmamış, arkadaşlarını cep telefonundan aramıştı. Üçü beşi, şıpın işi damladı. Eh, akşam da olmuştu hani. Mangal, kömür ve sair malzeme zaten arabalarda istifliydi. Bir et, balık mı eksik. O da çabucak tedarik ediliverdi. Zaten bir avuç kadar yer Çanakkale, iki adımda varırsın istediğin yere.

İki gönül bir olunca, samanlık seyran olur da; bunca adamın gönlü birken hastane koğuşu dönüşmez mi mangal partisine?

Yoldan gelip geçenler, durup seyrettiler uzun uzun. Koğuş üst kattaydı ama sesler kulaklara gölgeler camlara vuruyordu. Az sonra paldır küldür başhekim de geldi ve kesti herşeyi. Hasta hastalığını bilmeliydi. Orası Romen düğünü falan değil, bir hastaneydi. Hastanede içki sigara içmek de neyin nesi oluyordu peki? Zaten böyle giderse, birkaç günlük ömrü ya vardı ya yoktu.

“—Hadi bakalım;” dedi başhekim, “evli evine köylü köyüne. Hasta da yatağına. Kolesterol vurmuş tavana, şeker desen keza. Senin şimdi yaşıyor olman bile mucize.” ve benzeri daha pek çok şey… Hastabakıcılardan birini de kapıya nöbetçi dikti, evine gitti.

O gece kaçtı hasta hastaneden. Nasıl kaçtığını bilen gören hiç kimse çıkmadı.

Ertesi akşam ortaya çıktı yine, saz caz varyete. Ama karşı kıyıda, taa Enez taraflarında. “—Yeyip, içip eğlenmeyeceksem, yaşamışım kaç para?” Hep söylendi durdu, bütün akşam, gece boyu. Hem de ertesi sabah, Enez’de çorba içerken. Başhekime cevap veriyordu boyuna. Ertesi gece de aklına tek tük geldikçe söylendi. Sonra giderek unuttu. Tam dört gün dört gece kaldılar Enez havalisinde. Beşinci günün sabahı, herkes kalktı yattığı yerden bir o kalkmadı. Kalkamadı.

Bir yanıt yazın