Mavi

Kordonun müdavimlerindendi. Hemen her akşam, hava nasıl olursa olsun, bir iki tur atmadan gitmezdi eve. Üç beş ahbabı yok değildi ama genellikle tek başına dolaşırdı. Kapkara bir güneş gözlüğü takardı. O zamanlar yeni yaygınlaşmaya başlayan kulaklıklı teyp-radyolardan kullanmazdı. Bir de yanından hiç ayırmadığı, omzunda dolaştırdığı bir siyah çantası vardı. Bu kadarı bile yetip artışmıştı, kordon esnafının dikkatini çekmeye. Kısa sürede öğrendiler; “yeni tayin bir öğretmen”di, öyle dediler öyle bildiler daha doğrusu. Kılığı kıyafeti de yerindeydi, genellikle ütülü pantalonla dolaşır, havaya göre ince bir rüzgarlık giyerdi üstüne.

Farklı kahvelere girer otururdu, o da bazı akşamlar. Bazen çay, bazen kahve içerdi ve o pek farkında değildi ama, çoğunlukla rahatsız ederdi kahvedekileri. Havanın bozuk olduğu zamanlar, çoğu balıkçı ve diğer kordon esnafı, ıssız kahvelere kapanır; bir yandan kafa çeker bir yandan parti çevirir, yani kumar oynardı. Kahvehanelerde içki satışı yasaktı, ama çoğu kola içine katılmış votka, çaya neskafeye konmuş kanyak, ayran kabında rakı içerdi zevkine göre. Masa üstünde para görünmez, alacak verecek, puanmış gibi kağıtlara yazılır, bilahare yapılırdı muhasebe. Bu yüzden de kahveye yabancı girmesi hiç istenmezdi. Sonra sonra alıştılar “çantalı hoca”ya.

“Çantalı hoca” lakabını takanlar da Dalton Biraderler’di. Dört değil üç kardeştiler ve biri köyde otururdu. Diğer ikisi ise, tulumbalı tekneleriyle dalgıçlık, eski usul sünger avcılığı ve midyecilik yapardı. İşleri hayli zordu doğrusu. Üste giyilen bol elbiseye teknedeki tulumbadan hava basılır, ağırlığı dengelemek için de ayaklara kurşun tabanlı pabuç giyilir, bele kurşun külçeli kemer takılırdı. Başa geçirilen o kocaman, önü camlı, camın önü de demir ızgara korunaklı başlıkla kostüm tamamlanırdı. Adaleleri, pazuları gövdelerinden fışkaracak gibi iri iriydi. Sarışınca, çakır gözlüydüler. Hocanın ahbaplığını cezbeden, onların sadece boğazın üstünü ve tüm kıyılarını değil, dibini de avuç içleri kadar iyi bilmeleriydi. Sohbetlerde anlatırlardı da: Şurada yamaç var, burada bir büyük kaya. O taraf ise, kırlık yani yosunluk. Sünger tarlalarını, midye yataklarını, balık yuvalarını tek tek bilirlerdi… Birkaç kez teklif ettiler aşağı indirmeyi, ama çantalı hoca hiç cesaret edemedi.

Dalton Biraderler’in diğer esnafa anlattığınca, zararsız biriydi çantalı hoca. Çekinilecek, endişe edilecek bir durum yoktu. İsteyen kumarını oynasındı, isteyen içkisini içsin. Öyle “yamuk” bir tarafı yoktu hocanın. Eşi, ailesi vardı da İstanbul’dalardı. Hoca bu yüzden görünmezdi kordonda hafta sonları, küçük çocuğunu görmeye giderdi. E, peki ne var çantada? İşte bunu hiç kimse bilmezdi. Bir iki sormuşlardı söz arası, o da “—Her çantada olandan.” demişti. Cüzdandı, anahtarlıktı, telefondu her gün tek tek alıp ceplerde dolaştırmaktansa, hepsini koyuyordu içine, sapından tuttun mu hepsi geliveriyordu bir kerede. Şunu unuttum, bunu unuttum derdi olmuyordu.

Dünyalar, işler, giyim kuşamlar, konuşmalar çok farklı; ortak konu alanları çok darmış gibi görünse de iki tarafın birbiriyle ilgili sayısız sorusu, birbirinden öğreneceği ve öğrendiği pek çok şey olurdu. Midye ne istiridye ne mesela, balık yuvası ne demek, hangi mevsim hangi balık çıkar ve niye, hangi balık nasıl avlanır nasıl pişirilir. Gerçi hoca, yemeğini hep dışarıda yerdi. Ama olsun, yine de sorardı. Onlar da, genellikle güncel haberleri, konuları sorardı hocaya; siyasi olsun, ekonomik olsun: “Ne olacak bu memleketin hali? Nereye gidiyoruz böyle?” O yüzden konuşmalar, sohbetler epeyi uzardı. Zaten akşamları, geceleri, yahut havanın poyraz olduğu günlerde, hiç kimsenin yapacak başka hiçbir şeyi olmazdı çan çan konuşmaktan gayrı. Hocanın söylediğine göre, herkesin iki heybesi olurdu ve her konuşmada görüşmede dolu olandan verirken, boş olana yeni şeyler doldururdu. Herkesin vardı herkesten öğrenebileceği bir şey, mutlaka olurdu…

Hoca bir kitap yazıyordu o günlerde, daha doğrusu hayli zaman önce başladığı bir kitabı bitirmeye çalışıyordu. Çok daha önceleri yazdığı ve yayınlanmış kitapları da vardı. Buraya, sırf bu amaçla, biraz kafa dinleyip bu son kitabını bitirebilmek amacıyla ve kendi isteğiyle gelmişti. Herkes, tersi konuda ikna etmeye çalışsa da, orada kalmaya, oraya yerleşmeye, niyetli değildi. Onlar da “Çanakkale’nin havasını içine çeken, suyunu içen bir daha ayrılamaz buradan.” derdi. Öyle bir iddia vardı ortada, adı konmamış… Kordon boyunda hoca hakkında konuşulan, çanta gibi kuşkulu başka bir konu daha vardı: “—Bilmediği yokmuş, ama hiçbir şey okuduğunu görmedik. Kitap yazıyormuş ama, hiçbir şey yazdığını da görmedik.” derlerdi. Kimi sorarak, kimisi ise gözlem, tespit anlamında “—Ne okuyor, ne yazıyor bu adam.” diye eklerdi. Bu konularda hoca hiçbir şey söylemezdi, onun şahsi meselelerindendi. “—Bitince nasıl olsa göreceksiniz.” der, gülümserdi. Zaten okunsun diye yazıyordu yazdıklarını…

Bahar geldiğinde kordon kalabalıklaşacak, hoca da kalabalığa karışacak ve o hengâmede çantası da, gözlüğü de, kitabı da, kendisi de umursanmayacak, hepsi unutulup gidecekti. İki taraf birbirine alışacaktı sözün kısası. Bu da gayet doğaldı, böyle olması beklenirdi. Ama, böyle olmadı. Giderek hoca neredeyse bir halk kahramanı haline geldi, getirildi daha doğrusu…

Her şey kendiliğinden oldu: Günlerden bir gün kordondaki kahvelerden birinde oturuyordu. Baktı ki Dalton’lar az açığa demirli teknelerinde harıl harıl meşguller, tuttu bir “Kolay gelsin.” mesajı yolladı cep telefonuyla. Az sonra “Nerdesin” cevabı geldi. Hoca bildirdi hangi kahvehanede olduğunu. Az sonra teknenin motoru çalıştı, tekne kıyıya yaklaştı. Hoca da kahveden çıkıp yanlarına gitti. Mektup, daha doğrusu zarfa bile konmamış yarım sayfalık bir yazı uzattılar hocaya. “—Bunu sana verelim diye bıraktılar.”

“—Kim bıraktı?”

Bırakan şu karşı köşedeki büfeciydi. Hoca döndü baktı ki, büfe en fazla yüz metre ötede. “—Niçin kendi vermemiş de, size bırakmış?” Dudak büktüler, elçiye zeval olmazdı. “—Gelin, çay ısmarlayayım.” dedi hoca. Gelmediler. Çok işleri vardı, dalgıç başlığının camı çatlamış, onlar da yapıştırmışlardı. Şimdi onu deneyeceklerdi suyun altında. Ayrıldılar.

Hoca şaşırmıştı, her insan gibi durdu düşündü bir süre kâğıda baktı. Okumaya çalıştı. Tükenmez kalemle yazılmıştı yazı. Doğru dürüst okuyup anlamak için kahveye geri girdi… İşte bu yazıdan, daha doğrusu hocanın bu yazıya cevap vermesinden sonra kordonda işler hayli değişti; renklendi, elektriklendi.

“Efendim, hep bakıyorum. Herkes sabah uyanıp akşam yatıyor. Herkesin kolundaki saat aynını gösteriyor. Ezan herkes için aynı saatte okunuyor ve namazda herkes aynı rekâtı aynı sürede kılıyor, aynı duaları içinden aynı sürede okuyor. Öyleyse diyorum zaman herkes için aynı hızda akıyor. Gel gelelim, bendeniz Cuma akşamları hep şaşıyorum kendime, yine ne çabuk oldu bu Cuma diye. Zira, her Cuma büfenin yazarkasasındaki fişleri çıkartıyorum ve muhasebecime götürüp veriyorum. Oradan biliyorum. Zaman herkes için aynı hızda geçiyorsa, niçin bana bu kadar hızlı geçiyormuş gibi geliyor? Sorum, naçizane budur.”

“—Hoppalaaa!” dedi okumayı bitirince, başını kaldırdı çevreye baktı gülümseyerek. Sorabileceği birisi olsa soracaktı, “Ne demek bu?” diye, kahveciye de sorulmaz ki. Elini çantaya attı, kalkacaktı, vazgeçti. Kaldı. Gidip büfecinin kendisine sormalıydı esas. Ama, biraz fazla gönül indirmek olmayacak mıydı? Madem ki, yüz yüze görüşüp sormak yerine bu yolu yeğlemişti sorunun sahibi, aynı yoldan cevabı da alsındı. İyi hoş da, cevap verilse miydi acaba? Yoksa boş verip… bu da en hafif deyimiyle nezaketsizlik olurdu doğrusu. Belki de onu sınıyorlardı bu yolla. Aklına pek çok başka ihtimal de geldi. Sonra tümünü sildi aklından, ona sıkça söylenen o yaygın deyimle “Burası Çanakkale”ydi ve burada hava çok değişkendi. Ortalık günlük güneşlikken birden hava yağışa dönebilir, rüzgârlar her an yön değiştirebilirdi. Dahası bir sokak lodosken, hemen yanındakinde karayel bile esebilirdi. Hem belki, bunca ince eleyip sık dokumağa da gerek yoktu. Sonuçta, alt tarafı bir soru vardı ortada, verilecek de bir cevap. Çevirdi kâğıdın arkasını. Çantanın ön gözünden bir kalem çıkardı…

“Yıllar önce, ben de çok düşünmüştüm bu konuyu. Öğrenciydim. O zamanlar, televizyonda Uzay Yolu adlı bir dizi yayınlanırdı Perşembe akşamları. Sanırım bilirsiniz, sadece TRT vardı o zamanlar ve yayın gece onda, on buçukta biterdi. Ertesi günün programı da, günün son yayını olarak verilirdi. İşte o Çarşamba akşamları donar kalırdım adeta, ertesi günün yayın programında “Uzay Yolu”nu gördüğüm zaman “Ne çabuk geldi yine şu Perşembe.” diye. Çünkü, zamanımın çoğunu kendime değil, çalışmaya ayırırdım. O yüzden de pek anlamazdım nasıl geçtiğini. O halde, hiç çalışmayayım tüm zamanımı kendime ayırayım diye düşünürdüm. İyi hoş da kedi, köpek, sinekten, balıktan ne farkım kalacaktı? İnsan olmak için mecburuz başkalarına zaman ayırmaya, onlar için zaman harcamaya… Üstelik, bugünden bakınca yavaş geçmiş hızlı geçmiş o haftalar, hiç önemi kalmıyor. Değil mi?…”

Birkaç kez okudu yazdıklarını. Dışarı çıkıp, Daltonların telefonunu çaldırdı, kağıdı salladı. Onlar da yandaki tekneye ver diye işaret etti. Hoca da verdi, Daltonlara tekrar el salladı ve ayrıldı, yüzünde “Dur bakalım ne olacak?” gülümsemesiyle.

Hafta sonu geldi, İstanbul’a gitti çocuğunu görmeye. Pazartesi, Salı okulda işleri yoğundu. Çarşamba günü kordona uğradı. Dalton’lar yoktu. Sordu soruşturdu, ada açıklarına gitmişlerdi dalmaya. Arızayı tamir etmişlerdi demek. Sevindi…

Keşke sürseydi sevinci. Sürmedi. Kısa sürede karmaşık duygularla yer değiştirdi. Yeni bir yazı vardı büfeciden. Daltonlar gitmeden bir kahvehaneye bırakmıştı. Kahveci seslendi, yazıyı verdi…

“Ben kendim serbest çalışırım. Bugün şu işi yaparım, yarın başkasını. Sermayemi işletirim. Kendimi ve ailemi böyle geçindiririm. Şu an bir eksiğimiz yok şükür. Çocukların ikisi lisede üçü temel öğretimde. Onların da bir eksiği yok.

Bugünlerde büfecilik yapmaktayım. Ben kendim, oturarak yani. Ayrıca şoförde çalışan iki taksi, birinin plakası tamamiyle bana ait, birininki şoförle ortak iki minibüsüm var. Biri Hat Bir, biri Hat İki. Babadan atadan kalma mülkümüz de var köyde. Köyüm Çanakkale’ye on kilometre, Bayramiç yolunda. Oturduğum evi ve kullandığım arabamı ve diğer saydıklarımı hep ben kendim yaptım, kardeşlerimden ayrı olarak. Onların içinde de var okumuşları. Ben kendim İstanbul İktisatın ilk mezunlarındanım naçizane. Tevellütüm epey eski, elli iki.

Bir eksiğimiz gediğimiz yok şükür. Ama bugünlerde bir derdimiz var elbet, sizden ırak olsun. Dertsiz insan mı olur? Derdimiz şudur: iki sokak yukarıda bir büfe daha var, onu satın almak yahut şimdikiyle takas etmek isteriz. Bizimki burda, cadde üzeri. Öteki ise, iki sokak yukarıda, mahalle içi. Takas etmeyle kalmayıp, üste para vermeye razıyız. Mümkün değil, satmıyor sahibi. İlla ki büfeyi sat demiyorum. Onun olsun içindekiler. Ben sadece tabelasını istiyorum. Daha söylemedim, son koz olarak elimde tutuyorum. Ben bir büfe daha açarım nasıl olsa, nerde olsa açarım. Benim büfeyi de, içindekileri de, benimkinin tabelasını da vereyim, onun büfesini de eklesin üstüne, iki büfesi olsun isterse. Ama bana sadece tabelayı, büfenin ismini versin razıyım. Nereden akıl etmişse etmiş o büfeci bey, çok güzel bir ad koymuş büfesine. Şimdi bakınız: Çanakkale gibi bir yerde BALON adlı bir büfe ne güzel gider değil mi? Büyükler bir yana, sade bebeler yeter. Bebeler her gün akın eder, satışı cirosu tavanlara vurur. İyi akıl… Peki ya UÇAN BALON büfesine ne buyurulur? Müthiş! Değil mi? Ne ince zekâ amma… Yüce Rabb’im aklı herkese eşit dağıtmıyor ki. İşte bunlar nereden akıl etmiş, nasıl akıl etmişlerse, bundan on yıl kadar evveli bambaşka birşey yazıp koymuşlar tabelaya. UÇMAYAN BALON BÜFESİ. Vallaha da billaha da! Aynıyla vaki. İskeleyi arkana alıp topa doğru biraz yürürseniz, sağdaki sokaklardan herhangi birine giriniz. Sizi doğru UÇMAYAN BALON BÜFESİNE, yakında bizim olur inşallah, götürür. Çünkü o sokakların kesiştiği küçük bir meydandadır.

Ticaret Odası ilen de çok uğraştım. UÇAMAYAN BALON BÜFESİ adını alayım istedim vermediler. UÇMAMIŞ BALON adını da. Hülasa, içinde balon geçti mi iş kalıyor orada. Sicile aykırı imiş. O yüzden mecburum efendim o büfeyi almaya. Adı, tam da beni tarif ediyor zira…

Efendim, talebeliğimde naçizane çok çalışkan çok başarılı bir talebe idim. Hocalarımız bendenizi parmakla gösterir, talebe arkadaşlarımız gıpta ile bakar idi. Bütün iktisad nazariyelerini, teorilerini (şimdiki nesil kuram diyor) su gibi içmiş idim. Keynes’inkini de Marx’ınkini de bir potada eritip yepyeni bir terkip, yepyeni bir sentez yapmayı başarmış idim. “Sosyo-Kapitalist İktisad Nazariyatı” adlı nazariyatımı yazmış idim de. Fakülte teksircisine verdi idim, çoğaltması için. Kaderimin bahtsızlığına bakınız. Kayboldu orada. Hakikaten mi kayboldu, yoksa birisi mi çaldı? Kimsenin günahına girmeyeyim şimdi. Hocalarımız biliyor ama. Bu yüzden bendenize gitme kal, bize çok lazımsın diye çok öğütler ettiler. O kızgınlıkla kalkıp ayrıldım fakülteden mezun olunca, kendi küpüme kendim zarar vermiş oldum. Fakültede kalıp hoca olsaydım, herşey ne kadar farklı olurdu şimdi…

Bunun gibi daha pekçok olaylar var hayatımda. Hep uçmak istedim ama hep takıldım kaldım. Uçamadım…

Sonra döndüm buraya, ailemin başına. Daha o zamanlardan biliyordum Çanakkale’nin gelişeceğini, büyüyeceğini. Görüyordum. Ailemin mal varlığını ona göre reoriyentasyona tabi tuttum efendim, atıl olan kapasiteyi dinamiklendirdim. Yüce Rabb’im de elimizden tutu ve yürü ya kulum dedi ki bu günlere eriştik şükür.

Bütün çocuklarıma, yeğenlerime hep aynı şeyi söylüyorum. Okuyun, sonuna kadar arkanızdayım. Desteğiniz benim diyorum. Okutacağım da hepsini, sonuna kadar. Sırtımdaki çeketi satar, sırtımda taş taşırım, yeter ki okusunlar. Yükselsinler. Ben yükselemedim, onlar yükselsin. Ancak böyle hafifler içimdeki bu sancı.

Kordondaki en uzun yürüyüşünü o gün yaptı hoca. Bir uçtan öbürüne kaç kez gitti geldi saymadı. Kesinlikle bir tanrısal işaret olmalıydı bu mektup. Demek ki, bir suç, bir günah işlemişti bilmeden, birisinin hakkını falan yemişti. Yoksa ne diye verilsindi böyle bir ceza, daha büyükleri ileride mi gelecekti? Parası olsaydı da kırk fakir mi doyursaydı kaçınmak için bu belalardan, cezalardan; yoksa kırk gün oruç mu tutsaydı? Ama bizzat kendisi yol açmamış mıydı bütün bunlara? En sevimsiz bulduğu huyunun kurbanı olmuş, yine açık yürekli iyi niyetli davranmıştı hiç gereği yokken. Yahut da, birileri onunla dalga geçiyor, işletiyorlardı buz gibi ve benzeri bin bir ihtimal geldi geçti aklından. Ah, Daltonlar burada olsaydı da onlara sorsaydı ne oluyor, ne bitiyor diye. En iyisi gidip büfecinin kendisine sormaktı. Kaç kez saptı o yana, her seferinde vazgeçti. “Gidip konuşsam ne olacak? Yazdıklarını anlayamadım, konuşmasını mı anlayacağım?” Saçmalık! “Bana ne senin büfe işlerinden.” Yardım etmesini mi bekliyordu yoksa o büfeyi ele geçirmek için? Elinden ne gelirdi ki? “Amaaan boşver.” dedi ve kâğıdı buruşturup ilerideki çöp kutusuna bir top gibi fırlattı. “Umarım büfesinden görmüştür.” düşüncesiyle. Sonra da çok pişman oldu. İlenmese gidip geri alacaktı yazıyı.

Geri döndü, iskeleye doğru yürüdü, oradan saptı topa doğru. Savaşlardan kalan devasa topun hizasına gelince de ara sokaklardan birine daldı. Uçmayan Balon Büfesi karşısındaydı. Bir kibrit yahut daha iyisi bir çakmak almak bahanesiyle yaklaşıp konuşsa mıydı? Yazıda sözü edilen konuyu kurcalasa mıydı? “Sen dert arıyorsun.” diye düşünerek vazgeçti. Lokantaya gitti.

Karnı henüz acıkmamıştı, bir ikindi çorbası içecekti. Lokanta sahibi oradaysa, ona açacaktı konuyu; anlatıp fikir soracaktı ne yapması, nasıl davranması gerektiği hakkında. Lokantacı oradaydı. Kasanın hemen yanındaki ilk masaya oturdu.

Lokantacı doğruladı yazıdakileri, ayrıntısını da anlattı. Kaç para teklif edilmiş, ne zaman edilmiş ve saire. “—Hocam, sen de mi talipsin?” dedi… Hah, tamam! Bir bu eksikti… İster misin bir de bu dedikodu çıksın şimdi. “—Yok, canım; bedava verseler almam. Büfecilik benim işim değil.” Ama bir hoşlemin tatlısına hayır demezdi doğrusu. Sonra da ekledi laf olsun diye, “—Kaymaklı olsun…”

Sonra, eve gidecekti. O gün çalışacak hali kalmamıştı pek, karma karışıktı kafası, gözleri ağrıyordu. Düşüncelerini toparlayıp iki satır yazı nasıl yazsın. Hava da uygundu; kapalı, rüzgârlı. Eve gidip şekerleme yapmanın tam zamanı.

Kafasındaki bölük pörçük sözler, iç içe girmiş görüntülerle yarım saat kadar uyudu evde, kanepe üstünde ve çok hoş duygularla uyandı. İçinde bir tatlılık, bir hafiflik vardı. Başı, gözleri de ağrımıyordu. Kafasındaki onca gereksiz düşünce, kaygu silinmiş, çöpe gitmişti adeta. Daha da mühimi, azgın bir boğa gibi hissediyordu kendini. Tabii ya, lüzumsuz bunca işle uğraşırken asıl işini, kitabını boşlamıştı kaç gündür. Saçmalık, tamamiyle saçmalıktı yaptığı. Hemencecik toparlanıp sokağa çıktı. Uzun sert adımlarla yürüdü, İl Halk Kütüphanesi’ne gitti. İçeri girince daha da rahatladı, gevşedi. Keyfi yerine gelmişti. Geçti masasına oturdu. Burada kendini daha bir güvende hissederdi, önceki yıllarda yayınlanmış kitaplarından iki tanesi raflarda mevcuttu da ondan. Yerlerini bilirdi, her baktığında hiç aramadan ve uzaktan bulabilirdi ikisini de. Bu yüzden torpilliydi, masada bıraktığı kitaplara defterlere görevliler elleşmezdi. Aklına geldi, acaba büfeci almış okumuş mudur diye bir kontrol etse iyiydi. Görevli baktı kataloğa. Hayır, kitapların hiçbirini üzerine alıp okuyan hiç kimse olmamıştı henüz. Üzerine almadan gelip orada okumuş olma ihtimali de vardı elbette, ama çok düşüktü. Kızdı kendi kendine, hani söz vermişti bu konularla ilgilenmeyip kendi işine bakacaktı…

Ondan sonra öyle yaptı. Günlerdir masada duran defterini açtı, okumakta izlemekte olduğu kitaplarda kaldığı sayfaları, araya koyduğu kâğıt parçalarından kalemlerden buldu. Sıvadı kolları, saatler boyu çalıştı. Ertesi gün de, ondan sonraki gün de, ne kordona çıktı, ne lokantaya uğradı. Yemeklerini ya okulda yedi yahut paket yaptırıp ayranla kolayla parklarda. Böyle bir değişiklikten de çok hoşlandı. Daha da önemlisi, yazmakta olduğu bölümü bitirdi, yenisine başladı. O bile bitmek üzereydi ki, günlerden Cuma olmuştu. Büfeci yine yazarkasa dekontlarıyla uğraşıyordur diye geçti aklından, gülümsedi. Kütüphaneden çıkınca evine gitti, seyahat çantasını hazırladı çıktı.

Genellikle gece yarısına dek oyalanırdı otobüse binmeden önce. Oraya buraya uğrar, çay kahve içer biraz sohbet ederdi sağda solda. Sonra da keyfi olunca, ya iskeleden kalkanlardan yahut transit geçenlerden bir otobüse biner İstanbul’a giderdi. Yol altı buçuk saat kadar sürer, sabah erkenden çocuğunu alırdı. Sonra bir otele giderlerdi. Tepebaşı’nda tesadüfen bulduğu bu otelin girişinde büyücek bir havuz, daha doğrusu bir akvaryum vardı yerde. Suyun içinde beş on tane de irice balık. Bu yüzden oğlan pek severdi orayı, balıklara yem atar, onlarla konuşurdu. Arada bir de yaramazlık yapar korkuturdu. Kaçışan balıkları kovalamaktan pek hoşlanırdı. Otel çalışanları pek memnun olmasalar da bu durumdan, fazla şikâyetçi de olmazlardı. Besbelli, çok özlemişti oğlunu bir haftada. Şimdi otobüse binip de gözlerini yumdu mu, yarım saat bir saat kalırdı oğlunu görmeye, kokusunu içine çekmeye, onunla bilek güreşi yapmaya, oynaşmaya…

Otobüse binmeden bir çorba içer yahut bir tatlı yerdi genellikle. Lokanta yirmi dört saat açıktı ve gece müşterileri yakındaki Barlar Sokağından çıkanlar olurdu çoğunlukla, bir de yolcular. Otobüs vapur yolcuları yahut özel otolarıyla karşıya geçecek olanlar, oradan gelenler… Her akşam farklı kişilerle karşılaşmak, onların kendi aralarındaki konuşmalarına kulak misafiri olmak eğlenceli gelirdi. Başka insanlar neler yapıyor, neler düşünüyor, nasıl yaşıyor? Yine uğrasa mıydı acaba lokantaya? Bir taraftan da sözü vardı kendine, uğraşmayacaktı artık öyle lüzumsuz işlerle, kendi işine bakacaktı. Oralarda öyle kararsız dolaşırken, lokantacı gördü oturduğu yerden. Baktı ki hoca girmedi, uzaklaşıyor: kalkıp çıktı dışarı seslendi: “—Hoca! Bir geliversene!” Elindeki gazeteyi gösteriyordu… “—Bak! Bizi gazeteye çıkarmışlar…”

Yerel gazetelerden birinin iç sayfalarındaki “Serbest Kürsü” bölümündeydi yazı “İçimizden Biri” başlığıyla. Yazıyı gönderenin, adı adresi açıkça yer aldığı gibi, vesikalık bir fotoğrafı da konmuştu sağ üst köşeye. Hoca, fotoğrafa şöyle bir baktı, yazıyı okumaya koyuldu. Önce havadan sudan, Çanakkale’nin güzelliklerinden dem vuruyor, ancak son birkaç paragrafta iniliyordu sözün özüne…

(…) Burada da var öyle birisi. Bilmediği yok, herşeyi bilir diyorlar. Ben de şahidim, kulak misafiri oldum bazı sohbetlerine. O beyefendi çok enterasan. Sorulan herşeye cevap veriyor, kem küm etmiyor. Herkesle de konuşuyor. Balıkçılar, kahveciler kordonboyu bilimum esnafı en büyük dostu. Ama elinde kitap okuduğunu görmedim hiç. Belki de omzundan hiç ayırmadığı o kara çantasında taşıyordur. Gözden ırak yerlerde açıp okuyordur, onu bilmiyorum. Çantalı Hoca diyorlar bu yüzden. Yani, hep çanta taşıdığı için. Hep oturduğu kahvenin garsonuna bakılırsa, kanlısı varmış, silah taşıyormuş o çantada. Geçen para için cüzdan çıkartırken, kendi gözleriyle görmüş. Ama ben, hiç öyle olduğunu sanmıyorum. Kimbilir nedendir çanta taşımasının sebebi. Ben asıl, onun bilgisiyle görgüsüyle alakalıyım.

Yemeklerini okulda değil, burada kordondaki bir esnaf lokantasında yiyor sürekli. Öğlenleri bile, üşenmeyip okuldan buraya geliyor. Yiyor, sade kahvesini içiyor, gidiyor. Her zaman kara bir gözlük takıyor. Yazın da kışın da. Hep düşünceli görünüyor. Hiç dolmuşa da binmiyor, sürekli yürüyerek gelip gidiyor. Geçen Sarıçay’ın orada rasladım yolda, korna çaldım. Nereye gidiyorsa bırakayım diye, ama teşekkür etti binmedi. Yürümek gibisi yok dedi. Müsaadenizle ben yürüyeyim dedi. Tek konuşmamız bu olduydu şimdilik. Ama peşindeydim, bir fırsatını bulup konuşacağım mutlaka diye azmettim. Sonunda da başaracağıma inanıyorum. Aklımda bazı sorular var, hiçbir kitapta hiçbir yerde cevabını bulamadığım. Bakalım o ne diyecek, ne cevap verecek? Cevabını veremezse bile bana bir iki kitap söylesin meramındayım. Olmazsa, ben kendim o kitaplardan okuyayım, öğreneyim.

Bir iki ay oldu, lokantacıya açtım bu durumu. Araları pek iyidir, kol kola girip tur bile atarlar kordonda. Birlikte çay kahve içtiklerini de çok gördüm. Dedim ki, beni de tanıştırsana bir. İki sorum var, bilirse o bilir dedim. Cep telefonumu verdim. Bir akşam vakti aradı sağ olsun, tam da yemeğe oturmak üzereydik ailece. Ben, atladığım gibi arabaya, anında geldim lokantaya. Nasip değilmiş o zaman. Ayrılmış ben gelene dek. Sonra koluna takıp benim büfeye getirdi, piyango bileti çektirmeye. Dört çeyrek aldılar ortak. Birine ikramiye çıktı, ikisi amorti, biri boş. Ben şahidim. Özel olarak kaydetmiştim numaraları zira. O vesileyle tanıştık, şükür. Birer acı kahve söyledim, biraz da konuştuk.

Herkes göremez ama ben gördüm: adam bizim gibi değil, bambaşka. Uçmuş da geri inmiş, yahut düşmüş gibiydi. Yükselmiş vakti zamanında göğün tüm katlarını gezmiş dolaşmış da inmiş aramıza. Ama aramızdan biri değil o. İntepe’li bir öğretmen var, bizim baldızın amcaoğluyla evli. O da tanıyormuş, birkaç kez görmüş Öğretmen Evi’nde. Bana dedi ki, hale var o adamın başı üstünde. Bilmiyorum ben bir şey diyemem, ben görmüyorum. O uçmuş da geri gelmiş. Ben ise uçamadım ve buradayım. Aynı yerdeyiz yani. İşte bu alakadar ediyor beni.

Elin parmakları bir birinin aynı mı? Değil. İnsanlar da değil öyleyse. Niçin aynı olsunlar ki? Bana bu kader verildi, öbürküne başkası. Ona çok daha bir başkası verilmiş. Eminim bundan. Adamın bu kimbilir kaçıncı hayatıdır. Bir ömre sığmaz ki, bunca şeyi görmek, öğrenmek, bilmek. Duyarız sağdan soldan, büyüklerimizden. Bazılarımız birkaç kez gelirmişiz dünyaya. Kimileri de hiç gitmezmiş. Bu adam da öyle, kesin. Ya birincilerden yahut ikincilerden…

Yazıyı okurken dönüp fotoğrafa bakmıştı bir ara. O zaman hatırlamıştı o piyango bileti olayını. Dolayısıyla büfeciyle tanışıyor olduklarını da. Büfeci kesinlikle normal, gayet makul biriydi, aklından zoru varmış gibi de görünmemişti. En azından o zamanlar…

Her neyse, bu konuyu burada kesip uyusa artık iyi olacaktı. Otobüs vapurdan inmiş, Eceabat’ı çoktan geride bırakmışlardı. Koltuğunu yatırdı, sağa pencereye döndü. Otobüste iki üç yolcu ancak vardı.

“Vay canına! Ne çok olaya yol açmışım bilmeden neler yapmışım.” En çok şikâyetçi olduğu huyuydu, çevreyi fazla kollamadan konuşur ve öyle davranırdı. Öbür türlüsünü biraz sahtekârlık sayardı çünkü. Ama olsun artık kesinlikle hiç görüşmeyecekti, hiç kimseyle. Daltonlarla bile. Hele lokantacıyla hiç! O Pazartesi’den sonra çok dikkatli olacak, en azından olmaya çalışacak ve böyle bir dar muhitte tüm ilişkilerini seyreltip azaltacaktı. Gerekirse, lokanta bile değiştirecek ve hiç gitmeyecekti öncekine… Uykuya dalmadan önce aklına en son gelen konu ise, çoktandır unuttuğu, hemen hiç düşünmediği piyango biletleriydi. Gerçekten de dört biletin sadece biri boş çıkmıştı. El âleme faydalı olduğu kadar kendine de faydası dokunsaydı keşke. Ailedendi, hiç sevmezlerdi piyango, talih işlerini. Kırk yılın başı hariç, para verip piyango falan aldıkları da hemen hiç olmamıştı. Bundan sonra alsa mıydı acaba? Onu da yarın oğluna mı çektirseydi?… Bir deneseydi hiç değilse… İyi olurdu… İyi…

Dönüşte muavin omzundan sarsalayarak uyandırdı, diğer bir iki yolcuyu da. Arabalı vapur iyice yaklaşmıştı Çanakkale’ye. Çantalarını yokladı, montunu giydi dışarı çıktı. Derin bir nefes aldı önce. İstanbul da Çanakkale de denizdi, ikisi de boğazdı ama havaları aynı değildi. Farklı bir şey vardı Çanakkale’de. Yürüdü, vapurun yaya kapısındaki kuyruğa girdi.

İskeleden çıkıp üç beş adım anca atmıştı ki, gelenleri gidenleri izleyen polis yaklaştı, “—Hoş geldiniz hocam, lokantacının selamı var; bir uğruyacakmışınız oraya.” dedi. “—Hayrdır, bir vukuat falan mı var?” diye sordu hoca sabah mahmurluğuyla. Sarı sarı sırıttı polis, uzaklaştı sonra da.

Lokantada olan tam on yedi tane yeni yazıydı ve hepsi de hafta sonunda getirilmişti. Hepsi de soruydu ve hemen her konu hakkında soru vardı. Evrendeki kara delikler, kara kütlelerden evrenin çapına, gen transferine, kolonlamaya dek. Son günlerin popüler bilim konuları soruluyordu çoğunlukla ve soranların anlayabileceği yalınlık ve kısalıkta cevap isteniyordu saygıyla. Tam üç kez ve bağıra bağıra hayır dedi hoca. Her şeyi öylece bırakıp çıktı gitti. İki dakika geçmemişti ki, döndü geldi. Hiç kimseye hiçbir şey söylemedi, hiç kimseyle hiçbir şey konuşmadı, yazdı bitirdi tüm cevapları, okuluna gitti. Sonraki günlerde de lokantacıyla görüşmedi. Zamanı yoktu çünkü, hiç kalmamıştı. Çünkü, lokantacı yazı mazı almıyordu artık milletten ve hepsini okula yolluyordu…

O Cuma, okula yirmi sekiz soru birden geldi bir tek günde. Sorular da birbirini tekrarlamaya başlamıştı giderek, o yüzden cevaplar da birbirinin aynı oluyordu kaçınılmaz şekilde. Okul ödevlerini gönderenler bile vardı. Hele bir tanesi, hocanın kendisinin iki gün önce verdiği ödev sorusunu sormuştu hocanın kendisine. Öyle ya, hoca madem herkesin her sorusunu cevaplıyordu, niçin cevaplamasındı kendi sorusunu. Cevapladı hoca, aklındaki bir cinlikle. Onun cevabını ödev diye veren öğrenciye o da sıfır verdi, kopya gerekçesiyle. Yoksa aklında kalacak, içine dert olacaktı, “—Kim bu ‘üstün zekâlı’ velet?” diye.

Sonraki Pazartesi, otobüste erken uyanmış, vapurun üst katında İzmir işi bardakla çayını içmişti. Korkarak indi aşağıya. İskele meydanındaki görevli polis değişmişti. Bakalım bu ne yapacaktı? Hiç kimse hiçbir şey yapmadı o sabah. Ama, öğleye doğru mühim bir ziyaretçi geldi okula. Yayın hayatına yeni başlayan bir yerel gazetenin yazı işleri müdürü, gazetesinde yazmayı teklif etti hocaya, “Sorun, Söyleyelim” adı konabilirdi köşeye, mesela…

İyi hoş da hoca devlet memuruydu, böyle bir şey yapamazdı ki. O da düşünülmüş, oranın en büyük devlet amiri olan valiyle görüşülmüştü ve uygun bir çözüm bulunmuştu bile. Köşe başlığının altında, “DİKKAT: Yazarımız, bu yazılardan hiçbir maddi menfaat temin etmemektedir.” uyarısıyla başladı hoca gazetecilik hayatına.

Gazeteye bizzat gelerek soru bırakanlar olduğu gibi, internetten mesaj, hatta yazılı zarflı mektup yollayanlar da oluyordu. Arada tek tük de olsa, iadeli taahhütlü gönderenler bile çıkıyordu, hatta APS’yle bile… Gazetenin satış grafiğindeki yükseliş açıkça görülüyordu ve müdür bununla çok öğünüyor, hocayla gurur duyuyordu. Gazeteye bu yollardan herhangi biriyle soru yollamak yerine, hocanın yolunu gözleyip, hem tanışıp hem de sorusunu sözlü soranlar da bir o kadardı ve giderek artmaya, öne çıkmaya başlamıştı. Bunu aşmak için de hoca, kahve toplantılarına başladı mecburen. Akşamları kordonda bir kahveye oturuyor, sorusu olan da oraya geliyor, başkalarının soru ve cevaplarını dinliyor, söyleşiye katılıyordu. Her şey az çok rayına oturmuştu sonunda. Kitap da hayli ilerlemişti dolayısıyla. Bir iki hafta sonra, kordon boyundaki balıkçı kahvehanelerine sığmamaya başladı kalabalık. Bunun üzerine, çok daha büyük olan Donanma kahvehanesine geçtiler.

Her yaştan her kesimden vardılar; genciydi, yaşlısıydı, erkeğiydi kadınıydı, öğrencisiydi, emeklisiydi her Cuma akşamı, gece yarısı hoca otobüse binene dek Donanma’daydı. Çerezcisinden simitçisine seyyar satıcıların ez cümlesi de. Çok geçmeden, Belediye Başkanı danışmanlık teklif etti hocaya, muhalefet partisi de yaklaşan seçimlerde milletvekilli adaylığı…

Mayıs başıydı ki, bir gün gayet büyükçe bir çiçek buketi yollandı gazeteye, hocaya verilmek üzere. İlişiğindeki yazıda da bir soru vardı doğal olarak ve çiçekleri de soruyu da şu çoktandır adı unutulmuş olan büfeci yollamıştı okyanus kadar derin hürmetler ve selamlar sunarak…

İyi ki de öyle yapmıştı bir bakıma, o başlatmıştı bu macerayı yine o sonlandıracaktı…

Hoca önce reddetti cevaplamayı o soruyu, bir kenara ayırıp diğerlerini aldı yazıya. Az sonra da tam tersini yaptı: Diğerlerini ve sonraki tüm günlerde gelen tüm soruları yanıtsız bıraktı ve en son olarak büfecinin sorusunu yanıtladı ve böylelikle nokta kondu o kısacık gazetecilik hayatına. Doruğa ulaşılmıştı çünkü, bundan sonra verilebilecek hiçbir yanıt olamazdı hiçbir soruya. Her şey anlamsızlaşmıştı alttaki soru ve onun altındaki şu cevaptan sonra, hocanın kitabı da tamamlan-A-madan kaldı öylece:

Dediniz ki, zaman, herkes için aynı hızda akmaz. Yani, bu herkes için geçerlidir. Yani, herkes için farklı koşullarda farklı hızlarla geçer ve bu herkes için geçerlidir. Peki. O zaman, eşit miyiz? Yani tüm insanlar eşit mi? Bu konu üzerinde hep düşünüp araştırıyorum kendimi bildim bileli. Pek çok kitap okudum. Sizinkileri de. Hepsini, ezberledim adeta. Şu an yazmakta olduğunuzu bile. O malum yere, sizden gizli gittim ve yazmakta olduğunuz kitabı okudum; hepsini, satırı satırına, virgülü virgülüne. Şu an bile, hepsi belleğimde. Şimdiki sorum ise, hepimiz baktığımızda aynı renkleri mi görürüz yoksa başka başka mı? Yani, mavi dediğimize mesela denize bakan herkes benim gibi bir mavi mi görür, yoksa Tanrı öylesine büyük öylesine güçlüdür ki, herkese başka başka mı birer mavi ihsan etmiştir? Hepimizin aynı şekilde aynı renkleri, aynı maviyi görmemiz mi daha kutsaldır, yoksa başka başka mı? Lütfen cevap veriniz.

Ertesi gün son kez yayınlanan “Sorun, Söyleyelim” köşesindeki son cevap şöyleydi:

Sorunuzun cevabını hiç kimse bilmiyor ve hiçbir zaman da öğrenemeyecek. Renklerin aynı olup olmadığı gibi, şu insana göre bu insanın, o insana göre de şu insanın gerçekte var olup olmadığı, yani dışdünyanın gerçekliği henüz kanıtlanabilmiş değildir. Bu konuda hiçbir kutsal kitapta hiçbir bilgi olmadığı gibi bilim kitaplarında da mevcut değildir. Şimdiye dek sadece, insanın kendisinin var olduğu kanıtlanabilmiştir, hepsi hepsi bu… Gerisi tamamen sanıdır, zannetmedir. Mavi kadar derin saygı ve selamlarımla…

Hoca o gün kesti yazılarını; bir veda mesajı bile yayımlamamıştı…

Bir yanıt yazın