Su Tozu

Bu bir absurd öyküdür.

Çanakkale’deyken 18 Mart Salça Fabrikası’nın kimi elemanlarıyla tanışmış, ahbap olmuştum. Bunlardan biri de konuşmayı çok seven, hayli de tatlı dilli olan bir gıda mühendisiydi.

Bir Cumartesi günü bu mühendis, yani Şanver Demir ile bir kafede karşılaştık. O soğukça tatil gününde, bir yandan çay üstüne çay yudumlayıp bir yandan da konudan konuya geçerek söyleşmek gayet dinlendirici ve huzur vericiydi. Hayli gevşemiştim. Ama çok geçmedi, hızlı hızlı konuşmaya başladı. Ses tonu da yükselmiş, çevre masadakiler bize bakar olmuştu.

Döndürdü dolaştırdı sözü icatlarına getirdi. Bunlardan ikisi için Patent Ofisi’ne başvuru bile yapmış. Biri hakkında inceleme ücreti talep yazısı gelmiş, diğerinkinin de eli kulağında imiş.

Mecburen dinledim. Ama bilemedim; nezaketen de olsa, biraz meraklı görünüp birkaç soru mu sormalıydım icatları hakkında? Yoksa neme lâzım, fincancı katırlarını ürkütmemek için tamamiyle sus pus mu olmalıydım? Bakarsın, icadımı çaldı filân gibi iftira ve dedikoduların öznesi olmaya dek varıverirdi işin ucu. Galiba en iyisi, “Yaa?”, “Ooo!” falan diye soru ve hayret sözcükleriyle durumu idare edivermekti. Ben de öyle yaptım.

Çayları üç dört kez yinelemiştik ki, pat diye söyleyiverdi; icatları hakkında hemen herkesle konuşuyormuş meğer. Belki de çekindiğimi fark etmiş beni rahatlatmak için öyle demişti. Bilemiyorum. Hatta fabrikanın gıda bölümü başkanının sekteri hayli de dalga geçiyormuş Şanver ile. Şanver de bu durum karşısında o kadar sinirleniyormuş o kadar sinirleniyormuş ki, bir gün karar vermiş intikam almaya.

Karar vermiş vermesine de ne yapması gerektiğini bulamamış ilkin. Hatta ilk gün… Ancak üç dört gün sonra -onun deyimiyle- berraklaşmaya başlamış kafası. Sonra düşüne düşüne birkaç ay içinde iyice olgunlaştırmış planını ve bir gün sekreterin odasının kapısını tıklayacak kadar cesaret bulmuş içinde. Sonrası da kendiliğinden kolayca gelivermiş.

Sekreter, karşısında Şanver’i bulunca yine başlamış gırgıra. “—Ooo Şanver bey! Patent Ofisi sırf size çalışıyormuş. Öyle duydum!” diye girişivermiş söze. Şanver de, mal bulmuş mağribi gibi atlayıvermiş bu sözün üstüne. Aylardır kafasında evirip çevirdiği, hayallerini gündüz düşlerini gece gördüğü intikam planını yürütmeye başlamış.

“—Valla hiç sormayın Serpil hanım. Boğazda balık bende icat. Hatta geçen gün öyle büyük bir icat yaptım ki, sormayın yani.” Bu sözleri işiten sekterin sormadan duramayacağından eminmiş. Ama, sorma fırsatı vermeden sürdürmüş konuşmasını.

“—Hani küresel ısınma, kuraklık geliyor, susuzluktan kavrulacağız falan diyorlar ya, ben buldum çareyi! Susuzluk sorununu kökten çözdüm!” demiş.

Bunun üstüne, sekreterin yüzünde geniş bir gülümseme belirip yayılıvermiş tabii. Gözleri parlamış. “—Alaycı gülümsemesinden anladım ki, sekreter zokayı yuttu.” Anlatırken sekreteri ve bana aktarırken de beni hayli meraklandıran konuyu öyle yavaş, öyle ballandıra ballandıra ve iştah kabartarak dile getiriyordu ki, “Beni de mi acaba sekreter gibi alaycı sanıyor?” diye bir düşünce bile geldi aklıma ve hiç, ama hiç, şu saniyelere dek hiç çıkmadı.

Neyse. Konunun özeti şu:

Efendim, bir miktar suyu Güneş görür bir cam veya metal levha üstüne mümkün olduğunca ince bir katman halinde yaymak gerekiyormuş. Tabii ki, levhanın düz durmasına yani yere paralel durmasına dikkat etmek gerekiyormuş. Su kayıp dökülebilirmiş zira. Akabinde, kullanılan levhanın Güneş altında bir süre durması gerekiyormuş. Ta ki, levha kuruyana dek! İşte o zaman, biraz ivedilikle ve gayet dikkatli bir şekilde kurumuş levha üzerindeki su tozunu silkelemeden falan ve mümkünse cımbız veya benzeri bir araç kullanarak toplayıp ve gayet itinalı bir şekilde renkli bir cam şişe içine aktarmak gerekiyormuş. Renkli şişe kullanmak, şişedeki su tozunun yeniden Güneş görerek kavrulmasını engellemek için elzem imiş.

Şişedeki tozu ne mi yapacağız?

Gayet basit, ihtiyaç oluşunca, su içinde eriterek kullanacağız. Yani tozu sulandırıp kullanacağız. Hatta kuraklık çeken insanlara da su götürmek yerine, sudan çok daha hafif olan su tozunu göndereceğiz. Birazcık suyla karıştırıp içebilirler mesela veya yemek gibi hatta çamaşır gibi ihtiyaçları için de kullanabilirler.

“—Eee, sekreter ne dedi?” falan diye sorasım geldi ama ne mümkün? Şanver dikmiş o boncuk mavisi gözlerini bana, dikmiş ama sanırım beni değil de sekreter görüyor karşısında. Suratı gerilmiş, nemlenmiş. Çene kasları falan irileşmiş, sanki çelik leblebiler öğütüyor ağzında. Öyle, gacır gucur konuşuyor.

Hani, cep telefonumuz çalınca biraz merak ama biraz da sevinçle bakarız ya kim arıyor diye, işte o an telefonum çaldığında vallahi de billahi de hiç meraklanmadan ama büyük bir sevinçle açmıştım telefonumu. Tabii ki uzattım konuşmayı ve az sonra ayağa kalkıp “—Kusura bakmayasın. Bu konuşma uzayacak korkarım.” deyip Şanver’le vedalaşarak çay paralarını ödemek üzere kasaya yönelmiştim ki, bağırdı arkamdan. “—Almayın hocadan! Misafir o!”

Bütün bunları niçin mi anlattım?

Benim de naçizane bir icadım var da o yüzden. Evet evet, benimki de suyla ilgili. Ama henüz Patent Ofisi’ne falan başvurmadım. Vursam mı diye düşünmekteyim. Ya, reddederlerse diye endişe etmekteyim. Piyango bileti almak gibi bir şey. Yalnız, orada bilet aldıkça umutlanıyorsun burada ise, ofise başvurmadıkça.

Diyelim ki, evinizde veya tatil için gittiğiniz otel, motel, pansiyon gibi bir tesiste kullanmak zorunda olduğunuz bir musluk var. Öyle ki, mesela su çok yukarıdan ve tazyikli akıyor. Alttaki fayanstan veya porselenden yapılma havuzun da şekli şemali bozuk. Sonuçta su üzerinize ve çevreye sıçrıyor. Ama, marketlerde bol bulunan şeffaf naylon torbalardan birini çeşmeye lastiklerseniz hem hortum gibi kullanıp suyun sıçramasının önüne geçersiniz hem de hortumun sertliğinden kurtulmuş olursunuz.; şu alttaki fotoğraflardaki gibi… Gerektiğinde, torbayı bir başkası ile değiştiriverme olanağı da cabası. Ederi nedir ki bir naylon torba ile bir paket lastiğinin?!

Hem sahi, niçin şimdiye dek hiç kimsenin aklına gelmemiş böyle bir şey?

Ne dersiniz, ilk ben çıkıp başvurayım mı patent için?

Kurna Torba

Bir yanıt yazın