Tehdit

Kartpostallardaki küçük meleklere benziyordu. İrice yuvarlak bir kafası, o büyüklükte yusyuvarlak bir kıçı vardı. Tombiş tombiş, boğum boğumdu kolları, bacakları. Görenin ısırası, yiyesi gelirdi. Mavi incecik slip mayosunun üstündeki sarı gömlekciği, daha bir vurgulayıp artırıyordu mavi gözlü sarışın güzelliğini. Adı da gözlerinden gelirdi: Babası, önceleri Egemen koymak niyetindeyse de adını, annesi uzun bulur itiraz ederdi. Dünyaya mavi gözlü bir bebek gelince, yarı kısalıkta uzlaştılar.

Daha doğar doğmaz, gözlerini ilk açtığında çevreye şöyle bir bakıp gülümsemişti. O doğacak diye, evde yüksek sesle bile konuşulmazdı. Annesi hamileyken, koltukta gözlerini yumup müzik dinlerdi fırsat buldukça. Gel gelelim, o henüz çok küçükken ayrılmıştı yolları babasıyla annesinin. Gerçi bilmiyordu bunu, yahut anlayabilecek yaşta değildi. Onun o anki bütün derdi uzağa, daha uzağa taş fırlatmaktan ibaretti.

Golf kahvehanesindeydiler. Burası, bir önceki sene neredeyse tamamen boş bir alandı, mini golf parkurları sayılmazsa. İki üç metrelik değişik biçimlerdeki bu parkurları sırayla dolaşıp, mini golf zevki tadılabilir, ikili ve daha kalabalık arkadaş, ahbap, eş dost grupları arasında puana dayalı rekabet iddialarına girilebilirdi. Poyraz adlı bir bar diskoteğin hemen yanında olduğu için, bu alan kahvehaneye dönüştürüldüğünde Poyraz kahvehanesi olarak da tanındı halk arasında. Hilal şekilli kordonun diğer ucunda yine bir büyücek kahvehane bulunduğuna bakarak, poyrazda bir kahvehaneye, lodoslu günlerde ise diğerine oturulduğunu zanneden yabancılar çıkardı bu yüzden. Artık geçmişin malı olmuş o mini golf parkının bu çay bahçesine dönüştürülmesi ile o çocuğun şimdi orada taş atıyor olma nedenleri aynıydı: Artan nüfusla birlikte ve çok daha hızlı bir şekilde turizm gelişiyordu Çanakkale’de.

Baba, büyük bir turizm şirketinde çalışıyordu Bölge Genel Sorumlusu olarak. Şirketin Boğaz ve çevresindeki tüm yatırımlarının planlanması ve yürütülmesinden sorumluydu. İşte o gün, merkezden Ankara’dan gelen bayan denetleme elemanı ve şoförüyle birlikte çevreyi gezmiş, yatırımları, tesisleri ve inşaatları denetlemişlerdi. Kepez tarafındaki bir küçük koyla da çok özel olarak ilgilenmişlerdi. Eski ve artık kullanılmayan bir çimento fabrikasına ait olan bu alanın manzarası, büyüklüğü ve deniz suyunun sığlığı rüzgâr sörfü için idealdi. Dahası, bir yanından lodosa öte yanından da poyraza açıktı alabildiğine. Dolayısıyla, yılın her mevsimi sörf yapmak mümkündü. Yine o taraflardaki eski bir salça fabrikasından kalma izbe büyük bir binayı da gezmişlerdi. Dış cephe duvarları sağlamlaştırıldıktan sonra, içeriye büyük bir otel ve bir eğlence tesisi, örneğin bir diskotek yapılıp işletilebilirdi pek ala bu bina. Özellikle de Anzaclar ve diğer grup hatta kitle halinde dolaşıp gezen yabancı turistler, örneğin Japonlar için. Buna benzer pek çok başka potansiyel mekanları, sürmekte olan inşaat alanlarını ve önceki yıllarda açılmış olan tesisleri gezmek, çocuk için de çok eğlenceli olmuştu. Keyfli, mutlu olduğu zamanlarda hep yaptığı gibi, kafasını şöyle arkaya atarak koşuşup durmakta, kendi kendine konuşup şarkılar söylemekteydi. Şarkı söylemeyi, konuşmaya başlamasından çok önce öğrenmişti; evdeki tabak çanakları, bardak ve kaşıkları birbirine vurarak tempo tutmayı da. Gayet şen, mutlu bir çocuktu sözün kısası. Bir aile dostlarının dediği üzere, babası çok komik bir adamdı ve hep güldürürdü bebeği; ilk saniyelerindeki gülümsemesi yüzünden hiç eksik olmasın diye…

O gün de bu vazifesini tam olarak yerine getirmiş sayılabilirdi babası. O tatil gününün sabahı, o yazki birlikteliklerinin son günü olduğu için biraz da, konuklara rağmen, oğluyla birlikte yine gitmişlerdi Belediye Pasajı’nın yanındaki parka, kedi kovalamaya. Bayılırdı oğlan. Şöyle, kafasını arkaya ata ata, ayaklarını rap rap zemine vura vura ellerini şap şap çırpa çırpa koşmaya. Baba, boşandıktan sonra gelmişti Çanakkale’ye bir kaç yıl önce ve oğluyla birlikte olduğu hemen her gün de oraya gidip, yahut oradan geçerken kedi kovalamıştı. Hatta oranın özel bir adı vardı; “ka ka a” yani “kedi kovalama alanı” derlerdi kendi aralarında. Plastikten ve kırmızı renkli, içerden pedalları çevrilerek ilerleyen bir oyuncak otosu da vardı çocuğun. Onu da yanlarına alarak, şirkete ait karavan otoya atlayıp, hem iş görmek hem de günü değerlendirmek amacıyla çevrede geziye çıkmışlardı sonra. Karavanın yarısı, çocuğun eşyalarıyla dolmuştu; kırmızı arabasının yanı sıra kat kat giysileri, havluları, trampet ve logolar gibi diğer oyuncakları ile. Tüm gün boyunca, çocuğun en büyük eğlencesi de, bir inşaat alanındaki yüksekçe bir kum tepeciğindeki oyunları olmuştu. Kim bilir ne denli büyük bir ayrıcalık ve mutluluk kaynağıdır bir çocuk için; kocaman bir kum tepeciğine koşarak çık, yuvarlanarak in, kumu dağıt ve kimse “Hışşttt.!” demesin. Baktı ki, saçı başı neyse de tüm giysileri vıcık vıcık ıslak kumla kaplanmış, babası tuttu çıkardı tümünü ve çocuk çırılçıplak sürdürdü oyununu. İşte o sıra, müfettiş hanımın da yüreciği pıt pıt etti; hem baba ile oğul arasındaki ilişkinin, hem de çocuğun güzelliği nedeniyle. Göz göze geldiler. Uzun uzun değilse bile, derin derin bakıştılar bir ara…

Oradaki inceleme, denetleme bittiğinde ağzı burnu, hatta kıçı bile kumla dolmuştu çocuğun. Babişko, tuttu çekti bir hortumu oracıkta ve yıkayıverdi çocuğu. Sonra da havlularla kurulayıp, plaj havlusuna sardı sarmaladı ve yatırdı karavanın bir kanepesine. “—Babiş, sakın çıkma rüzgâra, olur mu?” ve çocuk kımıldamadı bile, onlar sörf koyunu gezerken. Bayan müfettişin hayranlığı arttı…

Daha o gün, çok daha ileri de gidebilirdi müfettişin ilgisi, ama az sonra konuşurken bir ara o da “—Babişko!” diye hitap edince hiç ummadığı bir karşılık almış ve gönlü kırılmıştı. “—Bu bizim çocukla aramızdaki özel bir deyim, lütfen öyle kalsın.”

İşte şimdi de, Golf’a yemek öncesi uğradıkları zaman yani, sohbet sırasında durum değerlendirmesi yapıyorlardı ayrılmadan önce. Babişko uzun uzun projelerini, fikirlerini anlatıyor, şoför konuşmaya pek karışmıyor, müfettiş hanım da suskun, notlar almakla yetiniyordu. Oğlan geldi, “—Baba, Güneş’i vurabilir miyim?” dedi. Aklı işinde olan babişko da, izin mi istendiğini yoksa münkün olup olmadığının mı sorulduğu ayrımına varmadı. “—Vur bakalım.” dedi kestirmeden. Güneş adeta günün yorgunluğuyla solmaya kızarmaya başlamış, dinlenmek üzere karşıki Gelibolu tepelerine yaslanmak üzereydi. Yerler silme çakıldı, taş biter mi? Kim bilir kaç taş fırlattı çocuk, Güneş’i hedefleyerek. Geriden, masaların arasından koşa koşa gidiyor, bahçenin önünde kordonboyu gezginlerinin yürüyüş alanındaki beton zemine gelince de fırlatıyordu taşı. I-ıhh! Mümkün olmuyordu Güneş’i vurmak…

Ama, Güneş’de kaçıyordu doğrusu. Kaçanı kovalamak da, pek eğlenceli bir şeydi, hele kaçan Güneş olursa…

Daha geriden gitti taş aldı, daha hızlı koştu, kıyıya daha yakın yerden fırlattı taşı. Kim bilir kaç kez… Sayan olmadı…

Kentin öte tarafında da boş, ıssız ve hemen hiç kullanılmayan bir sokak vardı. Sokağın bir yanındaki bina bloğu bir üstteki barlar sokağına, diğer blok da bir alttaki kordon boyuna açılırdı. Dükkânlarının arka kapılarının açıldığı bu sokakta ise, minik bir esnaf kahvesinden başka hiçbir işletme yoktu. Kim bilir kaçıncı projesiydi bu adamın ve adam adeta nefes almadan ve ballandıra ballandıra anlatıyordu. Bu sokaktaki binalar satın alınabilir veya uzun süreli kiralanabilirdi. İki ucuna da gayet gösterişli iki demir kapı konabilirdi, duvardan duvara. Önlerinde de bir birinden şık erkek “body-guard”lar ve birbirinden güzel “hostess”ler konabilirdi, gelen seçkin misafirlere mihmandarlık da yapmak üzere. Erkekler kısa saçlı ve esmer, kadınlar uzun sarı saçlı ve tümü siyah beyaz ağırlıklı giyinmiş olmalıydı. İçeride ise, iri sokak taşları üstünde kurulu ve birbirine yapışık olmayan farklı biçimlerde masalar bulunmalıydı; kimi ağır ahşap, kimi profil doğrama… Sokak kenarındaki binalar tek yahut ikişer katlıydı. Hiçbiri yıkılmamalı, tam tersine hafif bir restorasyon sonrası otantik değerleriyle birlikte kullanılmalıydı. Balkonların bazısında fasıl, bazısında rembetiko Rum müziği icra edilmeliydi özgün çalgı ve şarkıcılarıyla. Bazen de dansöz oynatılabilirdi balkonlarda, bazen palyaço ve hokkabaz gösterilerine yer verilebilirdi. Dükkânlardan bazısı sadece et yemekleri ve döner, kebap işleri yapacaktı mesela, bazısı da sulu tencere yemeği, bazısı sadece balık ve diğer deniz ürünleri; bir başkası salata çeşitleri, bir başkası tatlı… Siparişlere göre şefler, garsonlar gidip o özel dükkândan alıp yapacaktı servisleri. Misafirlerin, asla “müşteri” denmeyecekti, isteyeni bizzat gidip denetleyebilecekti yemekleri ve orada seçip sipariş de verebilecekti. Sokağın üstü de seyrek sarmaşık ve asma omcalarıyla kaplı olacaktı; seyrek olacaktı ki, Ay ve yıldızlar görülebilsin dal ve yaprak aralarından…

Kadın, bunların kaçını dinliyordu can kulağıyla, belirsizdi. Derinin derini bir çelişki yaşıyordu içten içe. Belli ki çocuğun annesi mavi gözlüydü, ama o değildi. Bu farklılığın avantaj olup olmadığını ise çıkaramıyordu pek. Onu güzel buluyor muydu? Adam, yakışıklı ve sıhhatliydi. Hele şimdi, güneşin altında esmer teni pırıl pırıl parlıyordu tunç gibi, bronz gibi. Dahası bıyık herkese yakışmaz ama adamın çehresine cuk diye oturmuştu adeta. Gayet espriliydi de. Gözlüklerinden yansıyan Güneş, gözbebekleri gibi görünüyordu, ateş ateş… Az önce terslemiş, hatta azarlamış bile sayılabilirdi ama, aylar öncesi tanıştıklarından beri gayet rahat ve açık davranmamış mıydı hep? Birbirlerine arada bir diyelim ki kazayla dokundukları, temas ettikleri bile oluyordu. “Dur bakayım, yine deneyeyim.” dedi içinden ve bardakları alırken elleri dokundu. Adam çekmedi, kadın da… Az sonra da dizleri buluştu masa altında. Bunun üzerine kadın güneş gözlüğünü çıkardı, adam da. Çıplak gözle bakıştılar. Bu kez şoför başladı sıkıntı yaşamağa, o da çıkarsa mıydı gözlüğünü acaba? Güneşin batmasına az kalmış ve hava kararmasa bile ışık azalmıştı…

Bütün bunlar olurken kimse farkında değildi bahçedeki uğultunun. Oğlanın kırmızı arabasıyla başka çocuklar gezerken, o taş fırlatmakla meşguldü halâ, kahkahalarının bini bir para…

Adı üstünde pek düşünmemişti o deminki mekânın; pek mühim değilse de, uygun güzel bir şey bulunurdu nasıl olsa. Bir de onca misafir, onca yemek ve içki yükünü aldıktan sonra İstanbul’a, İzmir’e, Ankara’ya geri dönmeyecekti elbet yakın çevrede ağırlanması gerekecekti. Yakın çevrede ise, öyle çok sayıda ve büyük lüks otel yoktu. Yahut tersten, her gece o mekânı dolduracak sayıda misafir nereden ve niçin gelecekti Çanakkale’ye. Yerli halkla öyle bir lüks hayat sürdürülemezdi. Gerçi şu da var: Balın iyiyse alıcısı Çin’den gelir… Yine de var olan koşullar altında… başlanabilir. Çünkü, yeni bir kavramla… Ne oluyor, nedir bu uğultu böyle?… Bir yükseliyor bir alçalıyor…

Çevreye bakındı. Neredeyse istisnasız, bahçedeki herkes de onlardan taraf bakıyordu. Başta, denize yakın masalardan birinde oturuyor oldukları için doğaldı. Öyle olur olmaz her şeyi üstüne alınmanın alemi yoktu… Nerede kalmıştı?… Aynı mekan, aynı düzen içinde üç ayrı amaçla birden kullanılabilirdi. Sabahları, öğleye dek çorba, kahvaltı ve pasta ile çay kahve servisi yapılabilir. Diyelim on bir ile on bir buçuk arası öğlen yemeği düzenine geçilebilir, kahvaltı ve pasta servisinde kullanılan tekerlekli camlı dolaplar alınıp, masa örtüleri çabucak değiştirilerek yemeğe hazırlanabilirdi ortam. Öğleden sonra, diyelim saat üçten sonra da yine pastane düzeni, sonra da akşam…

“—Hayır, hayır; bu uğultunun bizimle kesin bir ilgisi var, baksanıza herkes bize bakıyor.” dedi adam. Kadın da, “—Çocuk denize taş atıyor diye kızıyorlar galiba.” Atsın, ne var bunda? Boğaz dolup taşacak değil ya…

Kadın, tam çıkaramadı; oğluna karşı çok mu anlayışlıydı, yoksa ilgisiz mi? Yok canım, ikincisi değildir. Bütün gün görmüş, gözlemişti o yoğun ilgiyi. Annesinden nefret ediyor, yahut en azından hoşlanmıyor olsa şimdi, çocuğa bu sevgiyi ve ilgiyi gösterebilir miydi? Bu durumda, o yani müfettiş hanımdan olacak çocuklarına karşı nasıl davranırdı acaba?

Müfettiş hanım, annesinin sağ ve yanında olmasını ne kadar da çok isterdi şimdi… Şoför, “—Ben ilgileneyim çocukla isterseniz.” dedi.

Biraz oğlunu izleyen baba, “—Yoo gerek yok, oğlan gayet mutlu.” Çocuk, gerildiği yerden koşa koşa geldi, ilerledikçe uğultu yükseldi… Taa uca dek…

Bahçedeki yükselen uğultu kesildi birden, oğlan taşı fırlatıp dönünce. Sonra başladı, kötü sözler, lanetler. Durum artık apaçıktı, çocuk yüzündendi o uğultu, yahut büyükler çocukla ilgilenmiyor diye… Bunu fark edince seslendi “—Babiiiş, gel de bir öpeyim seni. Özlemişim.” Oğlan, farklı bir yürüyüşle adım attığı bir sağ bir sol tarafa sallana sallana geldi. “—İyi mi keyfler?” Çocuk, alışkın olduğu bu soruya, babanın alışkın olduğu cevapla karşılık verdi. “—İyi.” Çocuğun kıçına bir şaplak attı “—Öyleyse, yallah!” dedi. Oğlan geldiği yürüyüşle gitti. Az ilerideki şimşirlerin orada, bir ayağını öne, taşlı elini arkaya atıp koşu konumuna geçti. Gözünü, baktığı yerden ayırmadan seslendi: “—Babişko! Bana bak, bana!” “—Bakıyorum babacım, bakıyorum.” Sonra, oğlan bir kolu geride koşmaya başladı. İlerledikçe yine uğultu yükseldi… Yine taa uca dek. “—Ay düştü, düşecek. Ayyy, bakamıyorum, boğulacak!…” Bahçedeki yükselen uğultu kesildi birden yine oğlan taşı fırlatıp dönünce. Sonra başladı, kötü sözler, lanetler: “Hay boynun devrilsin senin gibi babanın.”lar, “Kalk da çocuğuna bir bak.”lar, “Babişkoluğun batsın senin.”ler ve daha neler neler… Hani minik dalgalar toplaşıp da, birbiri üstüne binerek büyük bir dalga oluşturur ya, aynen öyle!

Halbuki ilgilenmiyor değildi oğluyla, az önce de konuşmuşlardı. Dahası, hiç sevmezdi başkasının arzusuna göre davranmayı, çoğunluğa boyun eğmek sayardı. Buna rağmen, sırf o günün keyfi bozulmasın diye kalktı, gitti betonun ucuna ve denizi inceledi, herkese göstere göstere. Gerçi önceden de bilmiyor değildi denizin sığ olduğunu, kim bilir kaç kez geçmişti oradan ve bunların kim bilir kaçında denize bakarak. Yine gördü ki, derin değildi orası. Çocuk düşse bile, boynuna anca gelirdi. O arada çekip çıkartırdı çocuğu. Bunca kalabalık da vardı… Çocuk düşse bile birşey olmazdı. Havluları, eşyaları karavandaydı; karavan da az geride, yol kenarında park edilmiş durmaktaydı. Böyle bir nedenle de, çocuğu tahdit etmek anlamsızdı. “—Ah, af edersiniz.” dedi gülümseyerek, “… biz yaşlıların dili kayıverir bazen böyle eski sözcüklere… Tahdit, kısıtlama demektir.” Kadın önce anlamadı, sonra anlayınca gülümsedi bu espriye.

Böyle bir olay bir keresinde Ankara’da da başına gelmişti. Bir yazlık havuzun kenar boyunca koşup durmuştu da çocuk, havuzda yüzen güneşlenen herkes sinir olmuştu yine çocuk havuza düşerse diye. Durum aynıydı, “—Niçin engelleyeyim ki, kendini ve hayatı öğreniyor.” Sınırları limitleri öğreniyordu. Hani sihirbazlar, kendilerini zincirlerle bağlatıp suya girerler ya kilit açma numarasıyla. Elleri kolları sıkı sıkıya bağlıdır, kocaman kilitleri açıp zincirleri çözeceklerdir suyun altında. Hatta, geçenlerde bir film yayınlanmıştı televizyonda, Macar asıllı sihirbaz Huduni hakkında. Huduni o kilitleri zincirleri çabucak çözebilirdi elbet. Orada asıl amaç kilit açmak değildir, suyun altında nefes almadan uzun süre kalabilmektir. Her seferinde daha uzun süre kalacaksın ve tam kenardan döneceksin. Şimdi çocuk da bilmeden aynı şeyi sınamaktaydı. Koşarak gelip, taşı fırlatıp, tam kenardan dönebilmek ve her seferinde biraz daha ileriden. Çocuk hayatın işte bu yanını tadıyor, kendi bulduğu oyunla hem de. Ne kadar mükemmel, değil mi? Şimdi onu durdurmak, hayatını eksiltmek değil midir?…

Kadın dehşetli irkilmişti. “—İyi ama o filmde Huduni, bir gösteri sırasında ölmemiş miydi?”

“—Öyle miydi?…”

Bahçede oturanlar içinde ayağa kalkmış olanlar vardı, kadınlı erkekli. Çocuğun yaptıklarını daha iyi görebilmek için olabilir mi? Giderek ayaktakilerin sayısı arttığı gibi, kalabalık yaklaşmaya da başlamıştı. Çocuk suya düşecekti ve babasını bağıra çağıra uyarmalarına rağmen çocukla ilgilenmiyor, masadaki kadınla sohbet ediyordu. Hayır hayır; kalabalık çocuğu daha iyi görmek için yaklaşmıyordu. Apaçık bir tehdit vardı ortada. Az sonra da… “—Huduni mi?”

Baba birden kalktı ve yine atış konumu almak üzere olan çocuğu kovalamaya başladı, ayaklarını pat pat yere vurarak. Bu oyunu hep yaparlardı. Çocuk kaçmaya başladı, baba kovalamaya. Çocuk arkaya baka baka kaçtı, uzaklaştı. Baba da…

Gürültü öylesine yükselmişti ki, masadakiler de kalktı hemen apar topar, hesabı şoför ödedi, kırmızı arabayı da o aldı getirdi…

Sonra yemeğe gittiler ve ne yemek sırasında ne sonrasında bu konuyu hemen hiç deşmediler, konuşulmadılar. Sadece, “—Tam iki kere denizin ucundan taş attım baba.” dendi. Adamın gözleri doldu. Ayrılacakları içindi belki de, o gece otobüse binip geri götürecekti çocuğu. “—Gidip biletleri alsam iyi olacak.” deyip kalktı masadan. Evden doğru garaja gitseler daha iyiydi. “—Biletleri mi!?” dedi kadın, “—Annesi burada mı?” “—Yok canım, ondan değil.” Hep iki kişilik bilet alırdı, oğlan rahat uyuyabilsin diye otobüste.

O gece hep birlikte gittiler Ankara’ya ve çocuk kanepede mışıl mışıl uyudu. Diğerleri de. Şoför bile, iki üç kez karavanı sağa çekip, kısa molalar verdi.

Bir sonraki gece kadının evinde kaldı adam. Sonra sonra her gittiğinde de. Kadın da geldi arada bir Çanakkale’ye. Evli gibiydiler, ama hiç nikâhlanmadılar. Kadın çok istedi, çok arzuladı ve çok ısrar ettiyse da adam hiç yanaşmadı. Yeniden baba olmayacaksa, ki hiç benimsemedi bu fikri, ne gereği vardı nikâhlanmanın. Babişten başka çocuğu olmadı. Yine de düşünür bazı bazı, “—Keşke o kadınla nikâhlansaydım” derdi, özellikle arkadaş sohbetlerinde “—Sessiz ve sakindi. Beni hiç üzmedi…”

Bir yanıt yazın