Uygarlığın Seyir Defteri

UYGARLIĞIN SEYİR DEFTERİ

Uygarlık Tarihi : Başlangıçtan 20. yüzyıla
Yazan
Doç. Dr. Çağlar TUNCAY
Orta Doğu Teknik Üniversitesi
Fizik Bölümü
Eski bir özdeyiş der ki;
“Oturuyorsan kalk,
ayaktaysan yürü,
yürüyorsan koş!”
Bunun gibi;
Bu kitabı bir kitapçıda inceliyorsan, hemen satın al!
Almışsan, rahat bir yere otur ve bir sigara yak, ya da kendine bir içki hazırla veya bir yanına şekerleme ya da atıştırmak için sevdiğin bir şeyler, örneğin çerez ya da meyve koy!
Ya da ne istersen onu yap! Yeter ki birkaç saatini keyif, zevk ve haz içinde geçirebileceğin uygun koşulları hazırladıktan sonra bu kitabı okumaya başla!
Çünkü, bu kitap aynı biçimde; keyif, zevk ve haz içinde yazıldı…

 

SUNUŞ
Bu kitap “Bilim ve Sanatın Dünü Bugünü” adlı bir dizi radyo programına dayanır. Yazarın 1992 yılında TRT için yaptığı, aynı yıl TRT-2’den haftada bir yayımlanan 25 bölümlük kuşak programın gördüğü ilgi üzerine programın doğrudan doğruya kitaplaştırılması düşünüldüyse de, sonradan cayılarak, aynı ya da benzer konuları içeren ama daha kapsamlı bir kitap yazma yoluna gidildi. Zaman içinde de, konuların ikiye bölünerek 1.900 yılı öncesi ve sonrasının ayrı ayrı ele alınmasının yararlı olacağı düşünülmüştü.
1.900 yılı uygarlığımız açısından gerçekten de son derece önemli bir dönüm noktasıdır: X-ışınları, elektron, atomun parçalanması ve enerji paketçikleri gibi 20. yüzyıl bilim ve teknolojisi, sonra da sanat ve uygarlığın diğer sütunlarını yeniden biçimlendiren, ya da öncekinden daha farklı biçimlerde olduğunun görülmesini
sağlayan buluşlar, bir eksik bir fazla hep 1.900 yılı dolaylarında gerçekleşmiştir. Dahası, o yıl(lar)dan bu yana evren bilgisi bir yandan patlayarak genişlerken bir yandan da gelişen elektronik teknolojisi sayesinde herşey, tüm bilgi ve işlemler minnacık bilgisayarlara sığacak kadar küçülmeye başlamıştı. İşte, Rönesans sonrası modern çağın kapanıp, ardından gelen ve adı henüz konamadığından “post-modern” (modern sonrası) deyimiyle anılan bu dönem belki de “insan uygarlığı”nın sonu olacaktır!…
Uygarlık, nereden bakılırsa bakılsın, üzerinde yaşadığımız Dünya’ya ilişkindir; onun malıdır, onun üstünde doğmuş ve gelişmiş, bilim ve sanat adına bildiğimiz herşey onun belirlediği çerçeve içinde biçimlenmiştir. Ama, 20. yüzyılın sonunda insanoğlunun, artık yenilerini öğrenip eski bildiklerini düzeltip, tepeden tırnağa değişime uğraması kaçınılmazdır. Yeni bulguladıklarının sonucunda, salt aklı değil ama aklıyla birlikte bünyesi, organları, hormonları ve hatta belki genlerinde bile değişiklikler ortaya çıkacaktır. Organları elektromekanik desteklerle daha da yetkinleştirilip uzmanlaştırılacak, nabzından tansiyonuna, vücut sıvılarından aklının elektrokimyasal işleyişine dek hemen herşeyi olasılıkla karın boşluğuna yerleştirilecek minik bilgisayarların gözetimine bırakılacak… Dünya’dan başka gezegenlerde, Güneş’ten başka yıldızların çevresinde yaşayan bu “insan”ların evreni ve kendilerini kavrayışı, güzellik ve sanat anlayışları, zevk ve hazları, cinsellikleri, üreme biçimleri bile, kısacası herşeyi, özetle “uygarlık”ları bizimkinden doğallıkla çok daha farklı olacak…
Artık ne “insan”lar bize benzeyecek, ne de “uygarlık”ları bizimkine.
İşte bu denli önemli bir aşamanın içinden geçiyoruz bu günlerde. İnsanlığın git gide, ikinci kez, hem de ilkine kıyasla sil baştan sayılabilecek kadar çok daha büyük ölçekli ve kökten Yeniden Doğuş’a (Rönasans) yaklaştığının işaretleri bir biri ardına parlıyor. Bu yüzden ilki “Uygarlığın Seyir Defteri” adıyla önünüzde duran uygarlık tarihine ilişkin bu kitap dizisi 20. yüzyılı kapsayarak sürecek, güncel ve 2000’li yılların başında beklenen olası gelişimleri içerip geçmişten geleceğe uzanan bir köprü üzerinden insanlığın gelişim serüveninin izlenmesinin tamamlanacağı bir kitapla son bulacaktır… Bundan, yani uygarlığın sonrasını ise; yine kılı kırk yararak inceden inceye araştırıp inceleyecek ve kolay anlaşılır bir biçimde kendi soyunun yararına sunmak için çırpınıp duracak birileri çıkacaktır elbette. O (yazılacak ola)nları, daha şimdiden okuyabilseydik keşke!…

 

Yukarıda anılan radyo programı da, Ankara Radyosu Çocuk Saati’nin sevgili annesi -Toprağı bol olsun!- Sayın Ender Salihoğlu’nun sağlığında radyodaki odasında, hep zevk alarak yaptığımız söyleşilerin birinde, insanlığın ikinci Rönesans’a doğru hızla ilerlediğinden söz ettiğimiz bir sırada gündeme gelmişti. O’nun girişim, çaba ve desteği olmasaydı, ne o radyo programı ne de sonrasında bu kitap her halde hiçbir zaman gerçekleş(e)mezdi…
Ne yazık ki O, ilk satırlarını gördüğü bu kitabın tümünü okuyamadı. Ama, O’nun o ipek sesi, her zaman gülümseyen şirin yüzü ve zeytin karası iri gözlerinin ardından bakan kuşkucu aklı, kitabın her satırını yazarken önümdeydi; bana sorular sorup durdu, yanıtlarımı bazen beğendi, bazen biraz daha yalınlaştırmamı istedi, ama hep yol gösterdi, yolumu aydınlattı. Anısı önünde saygıyla eğilirken O’nu hâlâ ne çok sevdiğimi, ne çok özlediğimi bir kez daha yinelemeden yapamıyorum…
Bu satırlardan yararlanarak, Varlık-Cep Yayınları’na, özellikle Sayın Osman Deniztekin’e teşekkür borcumu da ödemek istiyorum. Henüz ortada kitabın bir tek sayfası bile yokken yazmaya yüreklen-dirmiş olmasını ömrümce unutmayacağım. Yine
aynı yoldan, kitabı basılmadan okuyup değerli eleştiri, görüş ve katkılarımı esirgemeyen Ankara Radyosu Dini ve Marol Yayınları bölümünden Sn. Sezai Ak, A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, ODTÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Halil Kırbıyık ve kitabın radyo programları aşamasında katkılarını esirgemeyen ODTÜ Rektör Yardımcısı Kimyacı Prof. Dr. Ural Akbulut, A. Ü. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rüçhan Arık, Hacettepe Üniversitesi Plastik Cerrahi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Güler Gürsoy ve özür dileyerek adlarını anamadığım ama yüreğimde taşıdığım birçok diğerlerine, bu arada Ankara Radyosu’nun spikerlerine ve teknik elemanlarına teşekkürlerimi sunma olanağı bulduğum için seviniyorum.
ÇAĞLAR TUNCAY
BİR KAÇ SÖZ…
Pek eski yüzyıllardan beri uygulanan bir kural vardır: Her deniz yolculuğunda, gemilerde bir “seyir defteri” tutulur. Adına “gemi jurnalı” da denen, bizzat kaptanın ya da görevlendirdiği bir kişinin tuttuğu bu deftere, yolculuk sırasında geçen belli başlı olaylar yazılır. Öylesine önemlidir ki bu defterler, deniz yolculuklarından başlayarak, geçmiş yüzyıllarla ilgili çok önemli bilgileri onların satırları arasında bulduğumuz olur.
Geminin serüveni “seyir defteri”ndedir.
Ya insanlığın serüveni? Tarihte!
Yüzbinlerce yıl öncesinden başlıyor bu serüven: Önce insanın insanlaşması ve arkasından da gerçek anlamıyla uygarlığın doğuşu ve gelişmesi. İnsanın insanlaşması üstüne rakamlar pek eski dönemlere değin uzanıyor ve bir yerde, doğada canlıların evrimiyle ilgili halkalardan birine gidip takılıyor. Ama adına “uygarlık” dediğimiz olgu, taş çatlasa 5000 yıllık bir öykü.
Sayfalarını daha da yakından tanıdığımız bir öykü bu.
Ve neler yok ki onda!

 

Tarıma geçiş ve kentlerin doğuşu; kent-devlet uygarlığı; bir bakıma dinlerin ağır bastığı İlkçağ ve Ortaçağ; arkasından bilime ve felsefeye yeniden göz açışı insanlığın; aklın, karanlığın önüne dikilirken sanatın da insanı ve doğayı olduğu gibi bulması; “devrimler çağı”nın başlaması; “sonsuz büyük”ün bulunuşunu, “sonsuz küçük”ün izlemesi…
Hepsi de aklın ve zekânın fetihleri!
İçinde -zaman zaman- bizlerin de yer aldığımız bu büyük serüvenden nedir geriye kalan yadsınamaz gerçek?
İnsanın aklının yüceliği!
Bu serüven bitmiş değil; gökboşluğunda dünyamızın başına bir “kaza” gelmezse, sonsuza değin sürecek o. Ve uygarlığın seyir defterinin gözalıcı sayfaları nasıl aklın aydınlığında yazılmışsa, bundan sonra da öyle olacak. 20. yüzyılın şu son çeyreğinde,
akla karşı akımların yeniden ortamı karartır olduğu bir ortamda, aklın gerçeğini ve gücünü bilmekte büyük yarar var.
İşte Çağlar Tuncay’ın kitabı da böylesi bir bağlamda önem kazanıyor. “Uygarlığın Seyir Defteri”, büyük doğruların altını çizerken, insanoğlunun attığı dev adımları, sıcacık bir öykü havasında anlatıyor. Yazarımız fizikçi, yani bir bilim adamı; bu sıfatından gelen ciddilik de var anlatımında. “Anlatı” türüne bir katkı olarak da bakabilirsiniz kitaba. Yazar, başlarda bir yerde, “keyif, zevk ve haz içinde yazıldı” diyor eseriyle ilgili olarak, öyle de okunuyor doğrusu.
Okuyunuz siz de göreceksiniz…
Strasbourg/1 Mart 1996
Server TANİLLİ

 

AÇIL SUSAM
Vakti zamanında, ülkelerden birinde bir padişah varmış. Geçmişi de pek merak edermiş bu padişah!…
Bu yüzden; ülkedeki tüm bilginleri toplayıp, insanlık tarihini yazıp getirmelerini buyurmuş.
Bunun üzerine bilginler, hummalı bir çalışmaya girişmiş-ler…
Gelgelelim; aradan geçen süre içinde padişah da iyice yaşlanıp, ölüm döşeklerine düşmüş. Bu yüzden, bilginleri huzura çağırtıp, en kısa biçimiyle, insanlık tarihinin özetini öğrenmek istediğini bildirmiş.
Huzura çıkan bilginler süklüm püklüm, boyunları bükük, mazeretlerini şöyle dile getirmişler: “Yazmak zordur, ama, özetleyerek yazmak zorun da zorudur!” deyip, af dilemişler Hünkâr’dan… Padişah ölüm döşeğinden şöyle bir doğrulup “Peki ama” demiş, “… son nefesimi verip, şu ölümlü dünyayı terketmeden önce, bana insanların şimdiye dek neler yaptığını özetleyebilecek hiç kimse yok mu aranızda? Bunu öğrenemezsem, gözüm arkada kalacak!…”
Bunun üzerine, bilginlerden biri, Padişah’ın kulağına eğilip şunları fısıldamış:
“İnsanlar; doğdular, çoğaldılar ve öldüler. İşte budur tarihin en kısa özeti…”
Öykü yalandır, değildir pek bilinmez ama; en azından, tarihin insanların doğup ölmelerinden ibaret olmadığı apaçık ortadadır. Çünkü insanlar, doğup ölmediler sadece; ürettiler de…

 

Kitabın devamı için Aşağıdaki PDF dokümanını indirebilirsiniz.

Download PDF ->  Uygarligin Seyir Defteri

 

Uygarligin Seyir Defteri

 

Bir yanıt yazın